21 Nisan 2013 Pazar

Dramaturji Süreci için bir El Kitabı


Dramaturji tiyatrodaki "görünmez" disiplinlerden biri sayılabilir, çünkü bu mesleğin uygulayıcıları bir prodüksiyon sırasında genellikle dışarıya pek yansıtılmazlar. Tiyatroyla ilgili olmayan pek çok kişi belki de bir oyunun doğru olarak sahneye konulması için son derece hayati olan bu mesleğin varlığından bile haberdar değildir.

Üç akademisyen tarafından yazılan The Process of Dramaturgy doğru bir dramaturji sürecinin uygulanabilmesi için ipuçları veriyor. Yazarlar bu geniş alanı üç aşamada inceliyorlar: Prodüksiyon Öncesi, Provalar ve Prodüksiyon.

Prodüksiyon öncesi aşaması için kitap bilgi toplama faaliyetlerine odaklanıyor. Dramaturg'un bu ilk aşamada yoğunlaştığı faaliyetler Prodüksiyon Kitabı'nı hazırlama, Yönetmen ile bir diyalog kurma ve oyun için kavramsal/kuramsal bir çerçeve oluşturmak olarak belirtiliyor.

Provalar aşamasında kitabın önem verdiği faaliyet Dramaturg'un sürekliliği sağlama çabası. Bu arada yeni sergilenecek oyunlarla ilgili de epeyce öneri veriliyor ve bu tür bir durumda dramaturgun görevlerinin defalarca sergilenmiş bir oyuna kıyasla epeyce farklılaştığı vurgulanıyor. Yeni bir oyunda Yönetmen, Dramaturg ve Oyun Yazarı'nda oluşan bir üçlünün uyumlu çalışması söz konusu. Bu hem aşılacak yeni bir engel hem de oyuna son derece büyük katkısı olabilecek bir fırsat olarak ele alınıyor.

Kitabın son bölümü Prodüksiyon ile ilgili. Burada Dramaturg'un katkıda bulunacağı önemli faaliyetler dış ilişkilerde kullanılacak metin ve yöntemlere yön vermek, lobide kullanılacak ve dışarıyla iletişimde kullanılacak görsel malzemeleri oyunun içeriğiyle tutarlılığını sağlamak olarak sıralanıyor. Bu bölümde ayrıca Neil Simon'ın Biloxi Blues eserinin sergilenmesi sırasında dramaturg faaliyetleri ve ürünlerini içeren bir Vaka Analizi de eklenmiş.

Kitap tek başına Dramaturji için tam içerikli bir eğitim kitabı olarak algılanmamalı, bunun için başka kitaplar gerekli (Örneğin Bert Cardullo'nun "What Is Dramaturgy?" kitabı - bu arada kitap tanıtım sayfasında Bert Cardullo'nun İzmir Ekonomi Üniversitesi Öğretim Üyesi olduğu ve Sinema tarihi, eleştiri, Popüler Kültür gibi dersler verdiği belirtiliyor, Amazon'da 96 kitabı görünüyor). Ancak kitap bir dramaturgun yapması gereken faaliyetlerle ilgili gayet yararlı bir başucu kitabı niteliğinde ve özellikle akademik ortamlarda ve amatör-yarı profesyonel tiyatrolarda çok kullanışlı olabileceğini düşünüyorum.

Türkiye'de Dramaturji kitaplarının durumuyla ilgili çok ayrıntılı bir bilgim yok, ama biraz araştırma yapınca bir kaç iyi (çeviri olmayan) kitap göze çarpıyor. 9 Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Hülya Nutku'nun Dramaturgi Oyun Sanatbilim kitabı 2001 baskısı. Daha yakın dönemde Devlet Tiyatrosu Dramaturgu Esen Çamurdan'ın Çağdaş Tiyatro ve Dramaturgi kitabı dikkati çekiyor. (Bu arada bu terimi Türkçeleştirmediğimize göre bir karar vermemiz gerekiyor. Genelde teknik terimlerin Fransızca olanları kullanılıyor, Türkçe'yle ses uyumu daha iyi olduğu için sanırım. Bu durumda Dramaturji dememiz gerekmiyor mu? Dramaturgi Almanca'dan alınmış oluyor. Gerçi modern Dramaturji'nin kurucusu olarak da Alman edebiyat ve tiyatro adamı Ephraim Lessing gösteriliyor)

17 Mart 2013 Pazar

Kelebeğin Rüyası: Şiirin ve Aşkın Filmi

Yılmaz Erdoğan filmleri genelde tiyatro yapıtları veya TV skeçleri gibi mizahi anlatımlarıyla dikkati çekmiştir. Kelebeğin Rüyası filimden ise Yılmaz Erdoğan şair duyarlılığını kullanmış ve bambaşka bir yapıta imza atmış.

2. Dünya savaşı yıllarında Zonguldak'ta yaşayan iki genç şairin, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun öyküsünü anlatıyor. Madenci kenti Zonguldak'ta o dönemde "Mükellefiyet Kanunu" sonucunda tüm erkek nüfus zorunlu olarak madende çalışır. Tek istisna daha okumuş insanlardır, onlar da farklı kamu hizmeti yaparlar. İki genç şair bir yandan gerek şiirle gerekse edebiyatın diğer dallarıyla ilgilenir, bir yandan da tüm düşleri eserlerinin edebiyat dergilerinde - özellikle de Varlık'ta - yayınlanmasıdır. Muzaffer belediye başkanının kızı Suzan'a aşık olmuştur ama hem sosyal statülerinin farklı olması, hem de iki arkadaşın - kentin büyük çoğunluğu gibi - verem olması beraberliklerini engelleyecektir. Ünlü şair Behçet Necatigil'in himayesinde iki arkadaş Suzan'ın hakemliğine en güzel şiirlerini sunarlar, bir yandan da bir çok hasta gibi sanatoryuma kabul edilmek için sıralarını beklemektedir.

Yürek burkan bu öyküyü Erdoğan son derece dingin ve şiirsel bir dille anlatmış. Evet, filmde bazılarının hoşuna gitmeyecek politik göndermeler var (zorunlu çalışma vs.) ama film şiir ve aşk üzerine. Kıvanç Tatlıtuğ bugüne kadarki oyunculuğunu katbekat aşmış, Mert Fırat da onunla gayet uyumlu bir oyun içinde. Yılmaz Erdoğan Behçet Necatigil rolünde tam bir 'guru'. Belçim Bilgin'in oyununu da beğendim (Aşk Tesadüfleri Sever'de de sevmiştim) ama liseli kız casting'inin yanlış olduğunu düşünüyorum.

Filmin görüntü yönetmenini tebrik etmek isterim, inanılmaz çekimler var zaman zaman. Benim gibi çok şiir meraklısı olmayan birinde bile gidip bir sürü şiir kitabı alma isteği yarattığına göre şiir ve aşk atmosferini son derece iyi yansıttığı söylenebilir. Bence Erdoğan'ın baş yapıtı bu ve onu aşması zor olacak.

Sinema Üzerine Filmler: İki Süper Film Birden

Sinema üzerine yapılan filmleri hep sevdim. Bizde çok fazla olmayan bu türün güzel örneklerinden biri Murat Şeker'in yönettiği "2 Süper Film Birden". Hayatını sinemaya adayan ve çekeceği uzun metrajlı film "Yerçekimi Sıfır"  için varını yoğunu harcayan Necati, parası bitince "senaryosuz" filmi için destek aramaya başlar. Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki dolaşması genelde onun vizyonunu anlamayan ya da kolay para kazanmak isteyen yapımcılara takılıp kalmaktadır. Neredeyse faciayla sonuçlanacak bir kısa çekim sonrası kamerası arıza yapıp tamirciye gidince karışan kasetler sonucu şantaj mafiasına bulaşacak, paçasını kurtarmaya çalışırken iyice batacaktır.

Yaratıcılık ve sinema üzerine bu güleryüzlü bakış kolay izleniyor. Oyuncu kadrosu oldukça ilginç ve bir çok iyi oyuncu kısa ama akılda kalıcı rollerde boy gösteriyor. Necati rolündeki Tim Seyfi benim tanıdığım bir yüz değil ama oldukça başarılı.

Bir başyapıt değil doğal olarak ama sinemayı seven bir yönetmenin sıcak bakışını yanıtması açısından tavsiye edilir.

Bir 12 Eylül filmi: Beynelmilel

Beynelmilel filmi 2007'de çevrilmiş, ben ancak şimdi DVD'sini izleyebildim. Adıyaman'da yerel müzisyenler olan Gevende'lerin 12 Eylül sonrası sıkıyönetim komutanlığı tarafından bir orkestraya dönüştürülmesiyle başlayan trajikomik olayları anlatıyor.

Müzisyenlerin liderleri konumundaki Abuzer'in öncülüğünde komutanların isteğiyle - temsili düşman kuvvetleri giysilerinden oluşan - üniformalarına ve çalmaları gereken klasik müzik aletlerine alışmaya çalışırken bir yandan da özel izinle açtıkları pavyonda haftada iki gün askerlere diğer günler de yerel halka hizmet ederek geçimlerini sağlamaya çalışırlar. Abuzer'in kızı Gülendam bir yandan üniversite sınavlarına hazırlanırken bir yandan da hem hoşlandığı hem de örnek aldığı komşu oğlu Haydar'dan devrimcilik ve sevgi üzerine bilgiler almaktadır. 12 Eylül Güvenlik Konseyi kenti ziyaret etmeyi planlayınca Haydar ve devrimci arkadaşı bir protesto düzenlemeye karar verirler. Bu, onları trajik bir sona doğru götürecektir.

Beynelmilel son derece sıcak, mizahi duygusu yüksek ve T ürkiye'nin trajik bir dönemini duyarlı bir şekilde anlatan bir film. Bunda hem yönetmenliği paylaşan hem de senaryoyu yazan Sırrı Süreyya Önder'in (şu anda BDP milletvekili) kendi kişisel deneyimlerinden de kaynaklanan payının büyük olduğunu sanıyorum. Slogancılığa ve klişe anlatımlara kaçmadan, son derece insancıl duygularla bir dönemi yansıtıyor.

Özgü Namal'ı ve babasını oynayan Cezmi Baskın'ı çok beğendim. Sosyalist Enternasyonal marşının şhir orkestrası versiyonu inanılmaz mizahi bir düşünce. Diyaloglar son derece zekice yazılmış. Müzik kullanımı da gayet güzel. Pavyon kadınlarında Meral Okay ve Dilber Ay'ı kullanmak da ortaya son derece mizahi diyaloglar çıkarmış. Tavsiye ederim.

Ahmet Ümit Beyazperdede: Sis ve Gece

Ahmet Ümit'i son üç dört yıldır yakından izleyip kitaplarını elimden geldiğince okuyorum. Özellikle son kitaplarının son derece sinematografik olduğunu düşündüm hep. Yanılmıyorsam yakında bazı kitapları sinemaya aktarılacak.

Ama daha önce Sis ve Gece sinemaya aktarılmıştı. Üzerinden epeyce bir zaman geçmiş olmasına rağmen DVD'sini edinince seyrettim.

Bu filmde bir MİT ajanının eşi, sevgilisi ve teşkilat içindeki komplolarla sıkışan yaşamından kesitler anlatılıyor. Sedat sevgilisi Mine'nin kaybolmasının ardındaki gerçekleri sorgularken bir örgüt hücre evine yapılan baskının ardından kendine yönelik bir suikast girişimi ve gitgide karışan ipuçları arasında bocalayarak gerçeğe ulaşmaya çalışıyor. Gitgide de kafası karışıyor. Mine bir ajan olabilir mi? Yoksa kendisine karşı bir komploda piyon olarak mı kullanılıyor?

Uğur Polat Sedat rolünde başarılı. Diğer oyuncular da oldukça iyi. Tempo zaman zaman düşüyor tabii ama filmin içindeki gizem hep sizinle. Müzik kullanımını çok sevdim ama DVD kaydında bazen müziğin sesi oyuncuların sesini bastırıyor ve duyulmalarını engelliyordu.

Bence güzel bir Ahmet Ümit uyarlaması ve aktarmak istediği atmosferi iyi aktaran bir yapıt. İlyas Salman'ı uzun zaman sonra bir filmde görmek güzeldi Film ayrıca çeşitli yurt içi festivallerde de ödül almış.


19 Kasım 2012 Pazartesi

Çağan Irmak'ın Gözüyle Girit Göçmenleri - Dedemin İnsanları

Çağan Irmak Dedemin İnsanları ile yine son derece sıcak ve insanın yüreğini kıpırdatan bir filme imza atmış. Girit göçmenlerinin dünyasına eğilen film, ayrıntılı senaryosuyla dikkat çekiyor. Ege'nin küçük bir kasabasında insanlar sıcak mahalle ilişkileriyle, belki de iklimden gelen kıpır kıpır ve neşeli kişilikleriyle sakin bir hayat sürerler, ama yılların geçmesiyle aslında içten içe kişilerin bilinçaltında yatan duygular su üstüne çıkmaya başlar. Kasabanın yerli halkı 1923'lerde mübadele sonucu gelip buraya yerleşen Girit göçmenlerini önce şaka yollu gavur diye adlandırmış ama siyasal gerilimlerin ortaya çıkmasıyla bu daha ciddi bir sorun haline gelmiştir.

Mahallenin küçük çocukları bile bundan nasibini alır. Mehmet beyin torunu Ozan dedesine gavur denmesini hiç kaldıramaz ama bunu ailesine karşı sert ve yıkıcı davranışlarla gösterir. Mehmet bey çocuk yaşta ayrılmak zorunda kaldığı Girit'i ve oradaki evini hiç unutmamıştır. 12 Eylül darbesiyle beraber kasabanın çehresi - Tüm Türkiye gibi - değişir, Mehmet'in oğlu İbrahim Belediye Başkanı Yardımcısı ve yöre halkının sesi olarak ihtilal yönetimince atanan yeni Belediye Başkanı'nın boy hedefi haline gelir.

Belki Irmak yöre insanlarının göçmenlere davranışını daha ayrıntılı inceleyebilirdi ama doğal olarak politik bir mesaj yerine son derece kişisel bir mesaj vermek istemiş (anladığım kadarıyla yaklaşık olarak kendi ailesinin hayatını işlemiş), o yüzden de bir noktadan sonra bu konuyu bırakıp 12 Eylül döneminin küçük kasabalardaki etkisini işlemiş.

Çetin Tekindor her zamanki gibi harika bir performans sergiliyor, Hümeyra kısa bir rolde yine çok iyi, Yiğit Özşener de başarılı.

Girit göçmenleriyle ilgili sevgili arkadaşım Neslihan Acu'nun Kuzgunun Şarkısı kitabını da tavsiye edebilirim, belki ortak yönlerini orada da bulabilirsiniz.



18 Kasım 2012 Pazar

Yasak Kitaplar

Türkiye'de doğup büyüyünce doğal olarak "Yasak Kitap" kavramı insanın çok da yabancı olmadığı bir olgu. Çocukluğumun ve gençliğimin bir çok döneminde hep bazı kitaplar yasaklıydı. 1970'lerde ve 1980'lerin bir döneminde sol yayınlar hep yasaklılar arasında yer aldı. Resmi olarak belirli bir yasak koyulmasa bile dönemin değişen koşullarına göre resmi görevliler bazı kitapların "sakıncalı" olduğunu iddia ederler, yaptıkları aramalarda ele geçen kitaplar "müsadere edilir" ve sonra da "imha edilirdi".

12 Eylül döneminin etkileri zayıfladıktan sonra bile çeşitli nedenlerle, bu arada "müstehcenlik" nedeniyle de kitaplar yasaklandı. Henry Miller'in Oğlak Dönencesi yasaklandıktan sonra bir sürü yayınevi bir araya gelip yasaklanan kitabı yalnızca mahkeme kararında belirtilen cümleleri çıkararak ama mahkeme kararlarını olduğu gibi ekleyerek yayınlamışlardı.

21. yüzyılın ilk onyılını devirdiğimiz bugünlerde bile kitapların yasaklanması anlaşılır gibi bir şey değil. Gerçi bu sadece Türkiye'ye özgü bir durum değil doğal olarak, ama "ileri demokrasi" diye adlandırdığımız ülkelerde bunu pek beklemiyorsunuz.

İşte bu sabah Hollanda'nın büyük süpermarket zincirlerinden birinde haftasonu alışverişimi yaparken "Yasak Kitaplar"  etiketi altında Nabokov'un Lolita'sının satıldığını görünce bir an için şaşırdım doğrusu. Ne de olsa Hollanda'nın neredeyse sonsuz özgürlük ortamı, "Komşu Sevgisi, Özgürlük ve Çeşitlilik Partisi" adı altında pedofiliyi serbest bıralmaya çalışan bir partiye bile tolerans gösterebilmişti. (Dipnot olarak düşelim: Yapılan bir ankette halkın %85'i partinin faaliyetinin durdurulmasını istemiş ama mahkeme fikir özgürlüğü nedeniyle bunu kabul etmemiş, gerçi parti seçimlere katılabilecek kadar bir destek bulamadığı için 2010'dan sonra faaliyetlerine devam etmemiş).

Afişi incelediğimde işin sırrını anladım. Hafif sol eğilimli  de Volkskrant gazetesi (tabii ki "hafif sol"  diye yeni bir politik duruş icat etmedim, bu gazete önceleri Katolik toplumunun görüşlerini yansıtırken sonra solcu olmuş, sonra da tavrını biraz yumuşatmış) tarih boyunca yasaklanan kitapları ele alan bir yazı dizisiyle birlikte "kupon karşılığı" bu kitapları ucuza satın alma olanağı sağlayan bir kampanya başlatmış. Ben ilk haftayı kaçırmışım, şimdi bu yasak kitaplar listesine bir göz atalım:


  1. Franz Kafka, Dönüşüm (Die Werdwandlung). Komünist Parti döneminde yasaklanmış.  
  2. Vladimir Nabokov, Lolita. Rusya'da ve Demir Perde ülkelerinde hiç yayınlanmamış, A.B.D, Belçika ve Fransa'da sorun yaşamış.
  3. D.H. Lawrence, Lady Chatterley'in Aşığı (Lady Chatterley's Lover). 1970'lere kadar çeşitli ülkelerde yasaklanmış.
  4. Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza (Преступлéние и наказáние). 
  5. Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya (Brave New World). İçerdiği uyuşturucu ve cinsellik yüklü ütopya betimlemesi nedeniyle bir çok ülkede yasaklandı.
  6. Victor Hugo, Notre Dame'ın Kamburu (Notre Dame de Paris). Hollanda'da Katolik Kilisesi kurumları romanı yasaklamış.
  7. Harry Mulish, Taş Yatak (Het Stenen Bruidsbed). Hollanda'nın en tanınan yazarlarından birinin bu romanının çevirisi Franco İspanya'sında yasaklanmış.
  8. Gustave Flaubert, Madame Bovary. Doğal olarak Katolik Kilisesi tarafından yasaklanmış.
  9. Choderlos de Laclos, Tehlikeli İlişkiler (Les Liaisons Dangereuses). 
  10. Kurt Vonnegut, Mezbaha No. 5 (Slaughterhouse Five). Bu savaş karşıtı roman, 1972-1976 yılları arasında A.B.D.'nin çeşitli kurumlarında yasaklanmış.
  11. John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar (Of Mice and Men). Amerikan Rüyası'nın diğer yüzünü gösteren bu roman çeşitli okullarda dönem dönem yasaklanmış.
  12.  Louis Paul Boon, Mieke Maaike'nin Müstehcen Gençliği (Mieke Maaike's Obscene Jeugd). Belçikalı bu yazarın kitabı kendi ülkesinde yasaklanmış.
  13. Stefan Zweig, Satranç Hikayesi (Schachnovelle). Nazi rejimine karşı bu roman 1930'larda Almanya'da yasaklanmış.
  14. Giovanni Boccaccio, Şarap Fıçısındaki Aşık ve Diğer Erotik Hikayeler (Decameron). Kendi döneminde dine küfürle suçlanmış, daha sonra da dönem dönem yasaklanmış.
  15. Anais Nin, Henry ve June. Anais Nin'in Paris'te Henry ve June Miller'la ilişkilerini anlattığı erotik kitap.
  16. Lodewijk van Deyssel, Bir Aşk (Een Liefde).
  17. Hugo Claus, De Metsiers. Katolik kilisesince yasaklanmış.
  18. Salman Rushdie, Şeytan Ayetleri (The Satanic Verses). 1980'lerin sonunda Ayetullah Humeyni'nin fetvasıyla Salam Rushdie'nin kaçak bir hayat yaşamaya başlamasına neden olan ve Türkiye'de de Aziz Nesin çevirisi Sivas katliamının görünürdeki nedenleri arasında sayılan meşhur kitap. 
  19. Johann Wolfgang van Goethe, Genç Werther'in Acıları (Die Leiden des Jungen Werthers).  Danimarka, Avusturya ve Franco İspanya'sında yasaklanmıştı.
  20. Laurence Stern, Fransa ve İtalya'da Duygusal Bir Yolculuk (A Sentimental Journey Through France and Italy). Bir rahibin seyahatlerini anlatan bu kitap rahibi duygusal ilişkilere karıştırdığı için Belçika ve Hollanda'da bir süre yasaklanmış.

Listedekilerin çoğu bizim de tanıdık olduğumuz isimler. Tabii bu listeyi Türkiye'de yasaklı olan kitaplar için yapsaydık herhalde uzun bir liste olurdu.

Yazıyı bitirmeden sevgili Fatih Özgüven'in harika Lolita çevirisine değinmeden geçmemek lazım. Yasaklı kitap olmasın, herkes kendini özgürce ifade edebilsin.....

7 Kasım 2012 Çarşamba

Hollanda ve Türkiye'de Caz Albümleri

Yıllardır caz dinlemek benim için hayatımın önemli bir parçası. Gerek araba kullanırken, gerekse bilgisayar başında çalışırken cazın dinamik ama bazen de yumuşak ve dingin ritmi beni rahatlatır. Elimden geldiğince de caz albümlerini edinip yeni sanatçıları izlemeye çalışıyorum.

Hollanda'daki müzik panoraması belki çoğu kişinin bilmediği bir yapıya sahip. Tarihte klasik müzikte pek fazla adı duyulan Hollandalı besteci yok, Alman (Avusturya) ekolünün gölgesinde kalmışlar. Şu andaki popüler kültürlerindeki ortalama müzik de eh bizim maç eşliğinde söylenen müzik kadar kaliteli dersem anlaşılır herhalde. Bir de Frans Bauer, Marco Borsato gibi 1950-1970 arasının popüler müziğini sürdüren sanatçılar var tabii.

Hollanda modern müziğin bazı alanlarında gerçekten şaşırtıcı bir zenginliğe sahip. Birincisi Club/Dance/Trance müziği. Dünyanın en ünlü DJ'lerinden (kimine göre bir numara) Armin van Buuren buralı örneğin. Yine enünlü DJ'lerden DJ Tiesto da Hollandalı. Canlı müzik çalınan mekanların bir çoğunda Club//Dance müziği duyulabiliyor (bir kaç yıl önce bir mekana gittiğimde mekan sahibi nazikçe oradaki müzikten çok hoşlanmayabileceğimizi ima etmişti).

Yine Hollanda'da Metal ve türevleri oldukça yaygın ama özellikle Symphonic Metal, Gothic Metal ve Progressive Metal alanında dünyanın en iyi grupları buradan çıkıyor: Within Temptation, Epica, Stream of Passion, After Forever, Delain, The Gathering gibi. Metal grupları ile ilgili bir başka yazı yazmayı umarak bu yazının konusuna gelelim.

Hollanda'da şaşılacak kadar zengin bir caz kültürü var. Bazı bilinen ünlü cazcıları var tabii ki, Candy Dulfer, Hans Dulfer gibi. Hollanda cazını tanıtmak için bir vakıf bile kurmuşlar: Hollanda Caz Ajansı. Leiden, Amsterdam gibi kentlerde canlı müzik yapılan onlarca caz kulübü var ve kalite son derece yüksek. Kraliçe'nin Doğum Günü gibi resmi bayram günlerinde Dixie Jazz çalan küçük gruplar kentlerin sokaklarında yürüyerek müzik yapıyor, hemen hemen her kasabada küçük bir caz kulübü var.

Son günlerde Hollanda'da çıkan iki albüm ilgimi çekti ve caz kütüphaneme yeni bir soluk getirdi.

Karsu Dönmez - Confessions

İlk albüm tabii ki Türk olduğumuz için ek bir öneme sahip. Karsu Dönmez, Hollanda doğumlu, Türk asıllı genç bir müzisyen. Piyano çalmanın yanısıra klasik tarzda bir caz şarkıcısı. Alto tonlarda sesi ve özenli performansı dikkati çekiyor. Yeni albümü Confessions henüz yayınlandı. Daha önce New York Carnegie Hall dahil bir çok yerde konserler vermiş. Şu günlerde Endonezya'da konserde.

Benim için albüm hafif bir hayal kırıklığı yarattı. Şarkılar genelde gayet iyi, arada üç tane de Türkçe şarkı var. Ama kayıt vokalleri yeterince ön plana çıkarıp vurgulayamamış gibi geldi bana, bir de bazı parçalar yeterince jazzy gelmedi.

Confessions, güzel bir piyano soloyla başlayıp yumuşak caz vokallerle devam eden ve beğendiğim bir şarkı. Play My String oldukça dinamik, videosu da güzel hazırlanmış bir parça, ama vokalleri çok beğenmedim. Karsucat'in adına bakınca gerçek bir scat performansı bekledim ama maalesef vasat bir caz parçası çıktı. Türkçe parçalar arasında Kendini Yak değişik düzenlemesiyle beğendiğim parça oldu ama Türkçe telaffuz sorunları parçadan zevk almamı engelledi.

Yine de son derece umut veren ve uzun vadede bir caz divasına dönüşmeyi vaat eden genç bir sanatçı.

Caro Emerald - Deleted Scenes from the Cutting Floor

Caro Emerald, Hollandalı pop-caz müzisyeni Caroline Esmeralda van der Leeuw'un sahne ismi. Caro Emerald 2009 yılında birdenbire parlamış ve önce single'ı, sonra da albümü listelerde en üst sıralarda yer almış. Caz performansı gerçekten üstün, çalıştığı besteciler de iyi olunca ortaya gerçekten iyi bir albüm çıkmış. Benim favorilerim That Man ve A Night Like This. Parçaların bir kaçı sağlam bir cha-cha altyapısına sahip ve dans stüdyolarının favorisi.




Türkiye'deki caz panoraması da son yıllarda zenginleşmeye başladı. Beni ilgimi çeken iki albüm oldu son yıl içinde.

Önder Focan and Meltem Ege Group - Songbook

Önder Focan 1970'lerden beri müzikle ve cazla uğraşan bir caz duayeni ve İstanbul'daki önemli caz mekanı Nardis'in sahibi. Bir çok albüm çikarmış ama ben müziğiyle son albümü Songbook sayesinde tanıştım. Bu albümde vokallerde Meltem Ege'yle çalışmış. Meltem Ege Bilkent Üniversitesi ve Berklee Müzik Akademisi mezunu son derece yetenekli bir caz vokalisti. Daha önce dinleme fırsatı bulamamıştım ama Songbook albümündeki yorumlarına bayıldım. Özellikle de gerçekten Türkçe scat yapılmasının başka bir örneğine rastlamamıştım daha önce. (Örneğin Boşver ve Bu Ada) . Benim favorilerim She Sings the Telephone Book ve Sympatheticus.

Önder Focan'ın gitar soloları da gerçekten büyük katkıda bulunuyor albümün atmosferine. Kaliteli bir müzik, Türkçe'nin güzel kullanımı ve güzel bir caz ziyafeti.


Emir Ersoy ve Projecto Cubano - Karnaval

Tabii ki bu bir caz albümü değil, tümüyle Latin ezgilere ve özellikle Salsa'ya ayrılmış. Emir Ersoy Türk pop şarkıcılarına iyi bilinen eserleri Latin düzenlemesiyle söyletmiş. Bütün albüm kıpır kıpır ve enerji dolu. Bazı uyarlamalar son derece doğal ve iyi işlenmiş (Kenan Doğulu - Hiç Bana Sordun mu, Ayça Varlıer - Sil Baştan). Projecto Cubano inanılmaz iyi bir performans sergiliyor. Arada vasat performanslar da var ama albüm bütünüyle iyi bir Latin seçkisi, kayıtlar da oldukça kaliteli.








16 Ekim 2012 Salı

Sultanı Öldürmek

Ahmet Ümit tarihi cinayet romanlarına devam ediyor. Bir önceki romanı olan İstanbul Hatırası'nda İstanbul'un tarihi yerlerinde işlenen ve katilin eski bir para ile imzaladığı cinayetleri çözmeye çalışan Başkomiser Nevzat yeni kitap Sultanı Öldürmek'te biraz arka planda rol alıyor. Bu kitabın kahramanı Müştak Serhazin bir tarih profesörü. Yıllar önce kendisini terkedip Amerika'ya yerleşen ve orada ünlü bir akademisyen olan eski sevgilisi Nüzhet yıllar sonra İstanbul'a dönmüş ve görüşmek istemiştir. Görüşmeye giden Müştak bir süre bilincini yitirir ve ayıldığında kendini Nüzhet'in cesedinin başında bulur. Acaba onu yıllar önce kendisini bıraktığı için intikam almak için kendisi mi öldürmüştür? Yoksa ölümünde Fatih'in babasını öldürdüğü teorisinin bir etkisi olmuş olabilir mi? Polisle berbaer cinayeti araştırmaya başlar ama ipuçları katilin kendis olduğunu işaret etmektedir.

Ahmet Ümit her zamanki akıcı üslubuyla bu ilginç konuyu da başarıyla ele alıyor. Açık ki romanları için çok detaylı bir araştırma yapıyor ve polisiye romanların alışılmış tekniklerini kullanmakla beraber yine de beklenenin dışına çıkmayı başarıyor. Ahmet  Ümit'in şu aralar başladığını söylediği bir sonraki romanını da merakla bekliyor olacağım.


Dünyanın İlk Günü - Bir Fetih Romanı

Beyazıt Akman A.B.D.'nde yaşayan akademisyen bir tarihçi. İmparatorluk adı verdiği tarihsel roman dizisinin ilkinde İstanbul'un fethinin hemen öncesinde (ve geri dönüşlerle biraz daha öncesinde) Fatih Sultan Mehmet'i anlatıyor. Akademisyenliğinin etkisi kitapta görülüyor. Fetihle ilgili hazırlıkların arasına ancak tarihi belgelerde rastlanabilecek detaylar yerleştirilmiş ve buralardaki detaylar açıkça görülerek kurgusal içerikten ayırdedilebiliyor. Ama roman bütün bu bilgileri ve anlatımı bir araya tutarlı bir şekilde getirerek bütünlüğü olan bir anlatı sunamıyor. Kitap bittiğinde Fatih dönemiyle ilgili az bilinen bilgilerden oluşan bir dramatize belgesel izlemiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. " Muhteşem Yüzyıl"  gibi popüler tarihi dizilerde bile - tümüyle kurgusal da olsa - karakterlerin neler düşündükleri, nasıl bir ruh haleti içinde olduğu daha iyi anlatılıyordu.

Benim için bu Akman'ın bu ilk tarihi roamnı bir hayal kırıklığı doğrusu....


28 Mayıs 2012 Pazartesi

Bütün bunlar .... sadece oyun mu?

Beckett'in Oyunu

Saçma Tiyatrosu (Absurd Drama) ile ilgim lisede İngilizce dersinde okuduğumuz kitapla başladı (evet o zamanlar bazı liselerde gerçekten iyi kitaplar okunurdu, James Joyce'dan A Portrait of the Artist as a Young Man, William Golding'den Lord of the Flies gibi). Yanılmıyorsam bir iki makale okuyup tartıştıktan sonra Edward Albee'nin Zoo Story oyununu işlemiştik.

Yıllar sonra Metis Çeviri dergisinin yayın kuruluydayken 2. sayının teması oyun çevirisi olunca ben de Samuel Beckett'in Play adlı oyununu çevirip yayınlamıştım. (Metis Çeviri macerasını daha önce anlatmıştım). Dergi için yaptığım bir çok çeviri gibi bunu da aradan yıllar geçince unutmuştum doğrusu.

2011 sonlarına doğru aldığım bir e-posta ile bir kez daha Beckett'i hatırladım. Aynı okuldan mezun olduğumuz dramaturg Tarık Günersel benimle temasa geçiyor ve bu çeviriyi yapıp yapmadığımı soruyordu. Kendisiyle temasa geçtiğimde bu oyunun İstanbul Şehir Tiyatroları repertuarına alındığını ve oynanacağını öğrendim. Bu tabii 23 yıl sonra hoş bir sürprizdi. Bu arada dergide yayınladığım çevirinin bilinmeyen kişilerce Mitos Boyut Yayınevi'ne verildiğini ve haberim olmadan Beckett'in bir çok eserini derleyen bir kitapta yayınlandığını da öğrendim. Türkiye için bu çok da garip değildi belki ama insan yine de kızıyordu.

Güzel bir haber de oyunun Şahika Tekand tarafından sahneye koyulacağını öğrenmemdi. Yıllar önce Türk sinemasına oyunculuğuyla yeni bir tad getiren Tekand, güçlü tiyatro altyapısıyla ve geliştirip defalarca uyguladığı "performatif sahneleme ve oyunculuk" yöntemiyle son yıllarda sıradışı yapıtlara imzasını atıyordu, hem de bir Beckett uzmanı olarak görülüyordu.

"Oyun 2012"

Oyun, 10 Mayıs-5 Haziran 2012 tarihleri arasında İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafindan düzenlenen 18. İstanbul Tiyatro Festivali sırasında üç gece sergilenecekti. Ben de bu fırsatı kaçırmamak ve sözcüklerin sahnede nasıl yankılandığını görebilmek için iki günlüğüne İstanbul'un yolunu tuttum.

Oyunun orijinalinde klasik bir aşk üçgeni teması etrafında iki kadın ve bir erkekten oluşan üçlünün sadece kafaları görülecek şekilde girdikleri küplerin içinde kendilerini insafsızca takip eden bir "sorgucu"  ışığın dürtmesiyle sıkıcı varlıklarının özeti olan günleri anlatmaları konu edilir. Ancak bu basit gibi görünen öykü ışığın amansız takibi altında bazen aynı anda konuşup bağrışarak, bazen de sözcükleri müzikteki "kontrpuan" anlayışı içinde birbirleriyle çarpıştırarak son derece modernist bir yaklaşımla verilmektedir. Metnin sonunda hiç beklenmedik bir komut vardır : "Oyun tekrarlanır". Tabii bu basit bir tekrar değildir. Beckett oyunu sergileyenlere bu ikinci tekrarda ya tempoyu hızlandırarak ya da yavaşlatarak farkli bir anlatım olanağını aramaları için gerekli talimatları vermiştir.

Tekand'ın daha önce sahnelediği ve genelde Beckett'in metnine ve talimatlarına sadık kaldığı bu oyunda bu kez yine son derece modernist bir yaklaşımla ilginç bir uyarlamaya gittiğini görüyoruz. Oyundaki üçlüyü beşle çarpıp 5 erkek ve 10 kadından oluşan bir kadro oluşturmuş, ayrıca ışıkları başarıyla yöneten iki oyuncuyu da normal kadroya dahil etmiş. Beckett'in iki kez tekrarlanacak metninin önüne önce sessiz oyunlardan oluşan bir bölüm eklemiş, sonra da daha sonra tümünü vereceği metnin belirli parçalarını özgün metindekinin dışında sıralamalarla çarpıştırdığı bir ikinci metin daha eklemiş. Oyuncular küpler yerine yüksek bir platform şeklinde düzenlenen üç katlı kutucukların içinde duruyorlar ve sorgucu ışık üzerlerine çevrildikçe kısa ya da uzun metinlerini gitgide artan bir enerjiyle seyirciye aktarıyorlar. Böylece normalde 10-15 dakika içinde bitecek metin bir saatlik bir teknik tiyatro gösterisine dönüyor.

Tabii metni bilmeyen seyirci için ilk iki bölümü anlamak ancak 3. ve 4. bölümleri seyrederken ya da bitince mümkün oluyor, ama bu yine de oyunun tümünü zevkle seyretmeye engel olmuyor.

Bir başka ilginç nokta da Tekand'ın Beckett'in oyun metninde kullandığı talimatları da oyunun metnine ekleyerek bir anlamda postmodern bir yaklaşımla bunun bir oyun olduğunu oyunun metninde seyirciye açıkça söylemesi. Bunun da daha önce örneğini görmemiştim. (Belki Nabokov'un "Bend Sinister" romanındaki gibi yazar kendisini karakterine ve dolayısıyla okuruna/seyircisine gösteriyor ya da Borges'in bazı öykülerindeki gibi bunun bir kurmaca olduğunu açıkça söylemek gereği duyuyor).

Oyun sonrası ekiple bir arada olma şansını bulduğum için bu yüksek performansı gerçekleştirmek için neler yaptıklarını ve özellikle "çember"  yönteminin bu karmaşık metnin ezberlenmesini nasıl kolaylaştırdığını ayrıntılı olarak öğrenme şansı buldum. Seyirci oyunun sonunda belki oyuncular kadar yorulduğunu hissediyor, çünkü oyunun yansıttığı enerji ve adrenalin son derece yüksek.

Bu oyunda bireysel performanslardan bahsetmek biraz zor, çünkü karmaşık bir orkestrasyon ve inanılmaz başarılı bir ışık yönetimi var. Yine de ben bazı oyuncuların bir adım daha öne çıktıklarını düşünüyorum. Bunlar arasında Özge Özder, Pelin Budak, Ozan Gözel ve Çağlar Yiğitoğulları var, bir de tabii ışık masasında müthiş bir performans sergileyen (ve tüm oyuncuların bütün repliklerini ezberlediklerini öğrendiğim) Burçak Çöllü ve Selen Kartay.

Şehir Tiyatroları (ve genelde devlet destekli tiyatro) konusunda çıkan tartışmalar ve bunun tiyatrocularda yarattığı infial üzerinden çok kısa bir zaman geçmişken gördüğüm bu oyun bir anlamda aslında bu tartışmanın ve etrafında üretilen savların ne kadar gereksiz ve geçersiz olduğunu, emek ve enerji koyarak üretilen yapıtların devlet destekli ya da özel finansmanlı demeden bu işe gönül koymuş toplulukların pırıltılı yeteneklerini nasıl seyirciye gösterebildiklerini ve tiyatroyu sürekli yenileyebildiğini açıkça göstererek tarihte yerini alıyor....

 

 

 
 

17 Mart 2012 Cumartesi

Elif Şafak : İskender

Elif Şafak'ın bu son kitabı yine daha önce kullandığına benzer edebi teknikler kullanıyor (hikaye birden fazla koldan ve zamanda ileriye ve geriye giderek ilerliyor) ama açıkçası işlediği konu ve girdiği derinlik bana yetersiz geldi. Üzerinde çok durulan göçmenlik sorunu son derece detaysız bir şekilde ve yalnızca İngiltere'de 1970'lerde yükselmeye başlayan ırkçılık bağlamında işlenmiş. Yine töre, erkeklerin aileleriyle aldatma düzeyinde gelişen ilişkileri, sevgisizlik gibi konular işlenmiş ama bende bu biraz çalakalem yazılmış ve Elif Şafak'ın derinlikli kitaplarından (örneğin Mahrem, Pinhan, Baba ve Piç) çok uzakta bir performans izlenimi bıraktı.

Yine de okunabilir, hikayenin az da olsa ilginçliği hatırına. En önemli yapıtı değil kuşkusuz.


24 Ağustos 2009 Pazartesi

Nakkaş ve Frenk Resmi

Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı belki de eski bir Osmanlı zanaati olan nakkaşlık hakkında ilk defa ayrıntılı bir öykü anlatan yapıttı. Orhan Pamuk'un temel sorunsallarından biri olan Doğu-Batı ayrımının nakış ve resim sanatlarının ayrımları kullanarak vurgulanması kitabın temel izleklerinden biri olmuştu.

Derviş Zaim'in 2006 yapımı filmi Cenneti Beklerken çok benzeri bir konuyu ele alıyor. Nakış ustası Eflatun saraydan çağrılıp isyan çıkaran sahte şehzade Danyal'ın başı vurulmadan önce Frenk usulüyle (yani bildiğimiz portre uslubuyla) resmini yapması istenir. Böylece saray ölenin gerçekten Danyal olduğundan emin olacaktır. Karısını ve çocuğunu yeni kaybeden Eflatun istemeden de olsa bu yolculuğa çıkar.

Gideceği yere ulaştığında esir edilenin aslında Danyal'ın oğlu olduğunu öğrenir. Yolda yanına ve himayesine aldığı köle kızla beraber hayatta kalma savaşı veren Eflatun, yıllardır emek verdiği ve ustası olduğu nakış sanatının estetik ve perspektiften uzak, ama insanın rüyalarını ve izlenimlerini yansıtan minyatürleriyle, Batı resminin neredeyse foto-gerçekçi, rasyonel yaklaşımı arasına sıkışacak, sonunda bir senteze ulaşacaktır.

Bu basit ve pek sürpriz içermeyen öykü sinemaya oldukça etkileyici bir dille aktarılmış. Filmde geçişlerde minyatür tarzlı animasyonlar, hikayeyi değişik açılardan yansıtan aynalar ve daha bir çok sinema tekniği kullanılmış. Oyuncular genelde başarılı ve müzik inanılmaz güzel. Derviş Zaim'in son derece özgün ve etkileyici bir yönetmen olduğu son derece açık.

Yeniçeriler ve Son Dönemleri

Tarihsel roman formu içinde son yıllarda yayınlanan kitaplardan biri de Reha Çamuroğlu'nun Son Yeniçeri romanı.Tarihçi Reha Çamuroğlu, Yeniçerilerin 18. yüzyıl sonlarından yok edilmelerine yol açan Vaka-i Hayriyye'ye (1826) kadar geçen çözülme dönemlerini roman formunda anlatıyor.

Dili son derece sade ve anlaşılır bu romanda ben yine tarihin okullarda bize ne kadar kötü öğretildiğini bir kez daha anladım. Yeniçerilerle ilgili yüzlerce bilgi parçası romana yedirilerek önümüze konuıyor. Belki biraz benim de ilgisizliğim sonucu yeniçerilerin çoğunun Bektaşi olduğunu, seferlere kendi paralarıyla aldıkları silahlarla katıldıklarını, daha sonra modern Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de yapısını oluşturacak oldukça karmaşık yapılanmaları olduğunu, son dönemlerinde Saltanata karşı ve neredeyse Cumhuriyetçi denebilecek fikirlerin yeniçeriler arasında yayıldığını hiç öğrenmemiştim.

Roman Rus asıllı Petru'nun Osmanlı'lara esir düşmesi, köle olarak satılması, sonra Müslüman olup Yeniçeri ileri gelenlerinden Arif Ağa'nın ailesine katılmasıyla devam edip şimdi Sarı lakabını alan Petru'nun ağzından anlatılıyor, ama zaman zaman evin küçük oğlu Sabit lafı devralıyor.

Kabakçı Mustafa olayı, Alemdar Mustafa Paşa, Sekban-ı Cedid'in kurulması gibi olaylar anlatıcıların gözüyle, yeniçeriler ve halk üzerindeki etkileri de belirtilerek anlatılıyor.

Akıcı ve bilgi dağarcığı geniş bir roman ve okuyucuyu hayal kırıklığına uğratmıyor.

Lale Devri Gerçekte Nasıldı?

Son zamanlarda Osmanlı dönemiyle ilgili kitaplara, özellikle de romanlara merakım arttı. Daha önce yabancı dillerde o ülkelerin geçmiş dönemleriyle ilgili tarihsel kitaplara hep ilgi duymuştum, ama bizde hamasi, milliyetçi ya da saltanatçı romanlar dışında iyi örnekler bulmak pek de kolay değildi.

İskender Pala ismini daha önce duymamıştım. Tabii şiirle, hem de Divan Şiiri ile pek ilgim olmadığı için bu üstadın ismini duymamış olmam belki affedilebilirdi, ama son kitabı Katre-i Matem'i gördüğümde üstadın ne çok eserini kaçırmış olduğumu henüz bilmiyordum. Bu eserlerin çoğu doğrudan doğruya Divan Edebiyatı ve Şiiri ile ilgiliydi, ama ilk romanı Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk nedense kitapçı raflarında gözümden kaçmıştı. (Daha sonra onu da bulup alacaktım). Yine de bu eksikliğimi gidermek için henüz çok geç değildi.

Katre-i Matem batı edebiyatında örnekleri gün geçtikçe çoğalan "tarihsel polisiye" türünün bir örneği sayılabilir. Her ne kadar öyküyü bir detektif ya da hafiye anlatmıyorsa da benzeri bir yapı var. Tabii bu tür bir çok yapıtta olduğu gibi öykü bir el yazmasında keşfediliyor ve kimin yazdığı bilinmiyor.

Roman oldukça sürükleyici ve Lale Devri'nin ihtişamı içinde kayıp bir şehzadeyi de içeren entrikalar ve cinayetler silsilesini ele alıyor. İskender Pala öyküyü anlatırken olay örgüsününü içine dönem bilgilerini ustalıkla yerleştiriyor, örneğin külhanbeyi teriminin nereden geldiği, Osmanlı döneminde eşcinselliğin yaygın olup olmadığı, Padişah ya da vezirlere sorunlarını iletmek için nasıl Çerağ yakarak yaklaşıldığı, lale çiçeğinin nasıl ülkemizden çıkıp başka ülkelere yayıldığı, o dönemde Osmanlı'da çiçeklerin neden vazoya konulmadığı gibi bilgiler hep satırların arasında veriliyor ve bu okuyucuyu hiç sıkmadan ve fazla didaktikliğe kaçmadan yapılıyor.

Kitabı süsleyen eski tarz gravürler de atmosfere oldukça olumlu bir etki yapıyor.

Sonuç olarak bir Divan Şiiri profesöründen bu kadar okunması kolay ve heyecan verici, bilgi yüklü ama kuru olmayan, yaşayan bir kitap çıkması beni son derece gururlandırdı ve sürekli izleyeceğim bir yazar kazanmanın heyecanını yaşattı.

Elif Şafak'tan Mevlana'ya Dönüş: Aşk

Elif Şafak romancılığının yanısıra tabii ki bir akademisyen ve ilk önemli çalışmalarını Mevlana üzerine yapmış. İlk romanı Pinhan bu akademik altyapının roman formunda bir yansımasıydı (Bkz. Pinhan üzerine yazım)

Elif Şafak son romanı Aşk'ı pembe kapağıyla satın alıp geleneksel bir aşk romanı bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor, çünkü bu roman her ne kadar Amerikalı Musevi ev hanımı Ella ve gizemli Sufi Aziz'in yavaş gelişen aşk hikayesiyse, daha fazlasıyla Mevlana ve Şems-i Tebrizi arasında gelişen ve Şems'in felaketiyle sonuçlanan dostluk, tamamlanma - ve bir başka düzlemde - aşkın hikayesi. (Bu arada erkek okuyucuların beğenmemesi nedeniyle kapağın yeniden gri olarak basıldığı hikayesi doğruysa gerçekten üzücü, biraz erkekler için özel olarak üretilen Coke Zero balonunu anımsatıyor).

Mevlana ve Şems'in hikayesi, "gizemli bir Sufi yazarın yayınlanmak üzere teslim edilmiş romanı" formatı kullanılarak anlatılıyor. Tabii bu çok kullanılmış bir edebi mekanizma ama bu romanda da gayet başarılı.

Roman dili her zamanki gibi biraz çetrefilli ama benim kuşağımın anlayamayacağı bir şey yok, yine de bence Elif Şafak dili en iyi kullanan yazarlardan biri.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Bir Dönemin Dayanılmaz Cazibesi

Son bir kaç yıldır cumhuriyetin ilk yıllarıyla ilgili kitaplar, romanlar ve filmler son derece ilgi çekiyor. Bunların en son örneklerinden biri olan Mustafa belgeseli üzerindeki tartışmalar son günlerdeki gündemi oluşturdu.

Yazarlarımızdan bazıları da Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ya da cumhuriyetin ilk yıllarını roman formunda anlatan yapıtlar veriyorlar son amanlarda. Bunların bazıları otobiyografik özellikler taşıyor. Bu tatil döneminde bu kitaplardan üçünü okuma şansı buldum.

Nermin Bezmen: Kurt Seyt & Shura

Rus Devrimi ve Sovyetler Birliği'nin kuruluşu bizde genelde sosyalistlerin ilgi alanına girer ve bo konudaki romanlar ya da kitaplar çok ilgi çeker. Halbuki bu devrimin bir de öteki yüzü vardı, yani Beyaz Ruslar. Belki de Bolşevikler kadar ilgi çekici olmadıkları ve en azından sosyalist çevrelerde zorba bir mutlakiyetçi hükümetin kalıntıları olarak görüldükleri için pek onlarla ilgili yapıta rastlanmaz (Belki Boris Pasternak'ın Doktor Jivago'su hariç)

Benim tabii Beyaz Ruslarla pek bir ilgim olamadı, ama İstanbul'da Beyaz Ruslar'ın bıraktığı bazı izler yıllar sonra da olsa benim yaşamıma küçük tadlar kattı. Üniversite yıllarında sevgili Jak Deleon (hasretle anıyorum onu) ve bir kaç arkadaşla Taksim'e çıkan Ayaspaşa yokuşundaki Ayaspaşa Rus Lokantası sık sık gittiğimiz mekanlardan biri olmuştu. Saru rus votkasını, tabuk Kievski'yi, borç çorbasını ve daha bir çok Rus ya da Macar yemeğini ilk kez orada yemiştim. Sahiplerinin Beyaz Rus çiftler olduğunu öğrenmiştim. İlk gittiğim yıllarda "Madam" diye çağrılan sahibi orada olurdu, sonraları görmemiştim uzun süre.

Tabii İstanbul'daki Rus lokantalarının piri Rejans da kısa süre sonra ilgi alanımıza girmişti, ama Rejans pahalı olduğu için her zaman öğrenci bütçemize uymuyordu, oraya daha seyrek gidiyorduk.

Her iki restoranın bugün de açık olması ve hala Rus mutfağının seçkin yemeklerine yer vermeleri gerçekten hoş. Yakın gelecekte her ikisini de ziyaret etmek için notlarımı aldım.

Nermin Bezmen'in biyografik romanı Kurt Seyt ve Shura, aslında kendi dedesi Kurt Seyt'in Çarlık Rusyası'nda başlayıp Cumhuriyet İstanbul'unda biten öyküsünün yanısıra Rus Devrimi'ni, devrimden kaçan Beyaz Ruslar'ı, bu arada onlarla birlikte sınıflandırılarak cezalandırılan Kırım Türkleri'ni anlatıyor. Bütün bunlar Kırım Türk'ü Kurt Seyt ile Rus kızı Shura'nın aşk öyküsü çevresinde anlatılıyor.

Seyt Eminof (Kurt Seyt) Rus Çarı'nın emrinde bir subay iken devrimle birlikte kaçıp Türkiye'ye geliyor ve orada çeşitli işler yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Bu arada ölümsüz bir aşkla sevdiği Shura ile bir türlü bir araya gelememeleri, yeni ortamına uyum gösterememesi, anayurdunda kalan ailesinden ve akrabalarından haber alamaması onun dramını oluşturuyor.

Kitap son derece duru bir tarzla yazılmış, belki bu açıdan çok heyecan verici değil, ama cumhuriyetin ilk yıllarındaki kent yaşantısı konusunda verdiği küçük ayrıntılar, karakterlerin dikkatli incelenmiş olması, biyografik olmakla birlikte çok da kuru bşr anlatım olmaması kitabı ilginç kılmış.

Nermin Bezmen dedesinin öyküsünü bir çok kişiden dinlemiş, yerleri ve belki hikayenin bazı kişilerini görebilmek için Kırım'a ve A.B.D'ye de gitmiş ve sonunda bu romanı yazmış. Roman 1924 baharında bitiyor, ama macera bir sonraki kitapta devam ediyor.

Nermin Bezmen: Kurt Seyt & Murka

Nermin Bezmen serinin bu ikinci kitabında (Kurt Seyt & Murka) dedesinin öyküsüne kaldığı yerden devam ediyor. Bu sefer kitabın odak noktasında Kurt Seyt'in evlendiği Türk kızı Mürvet (Murka) ve çocuklarıyla olan ilişkileri yer alıyor. Özellikle ikinci dünya savaşının zor yılları, Kurt Seyt'in bir türlü tam düzelemeyen işleri, varlık ve yokluk yılları yine ilginç ayrıntılarla bezenmiş olarak anlatılıyor. Bu kitapta sürgüne gelen Kırım Türkleri ve Beyaz Ruslar'ın yaşamları, Beyoğlu'nun eğlence yaşamı sade bir dille anlatılmış.

Şimdi serinin üçüncü kitabı olan Mengene Göçmenleri'ni okumaya sıra geldi.

Ayşe Kulin - Umut

Bir başka biyografik roman da Ayşe Kulin'den geliyor. Ayşe Kulin beğenerek okuduğum bir yazar. Daha Önce Adı Aylin, Nefes Nefese, Gece Sesleri gibi kitaplarını zevkle okumuştum.

Umut - alt başlığı Hayat Akan Bir Sudur - Ayşe Kulin'in Bosna göçmeni ailesinin hikayesi. Tabii bu hikaye aslında Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde köklü ailelerin geçirdiği değişimleri de çok iyi bie şekilde ortaya koyuyor. Osmanlı gelenekselliğinden Cumhuriyet modernitesine geçiş hiç kimse için kolay olmayacaktır.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Ulak'ın fantastik dünyası

Çağan Irmak son yılların en önemli ve yetenekli yönetmenlerinden biri. Türk seyircisinin ilk kez Asmalı Konak dizisinde dikkatini çeken Irmak, yaşından beklenmeyecek kadar olgun ve bilgili siyasal yaklaşımını ilk kez Çemberimde Gül Oya dizisinde göstermişti. Bu arada bir kaç sinema filmi, video için fantastik hikayeler içeren Kabuslar Evi dizi filmlerini çekti, sonra da Babam ve Oğlum ile yine herkesin beğenisini kazandı.

Şu günlerde herkes onun Issız Adam filmine koşarken ben DVD'den bir önceki filmi Ulak'ı izledim.

Senaryosu, yarattığı olmayan ülkesi, kostümleri, mistik atmosferi ve müthiş görüntüleriyle yine bir fenomen yaratmış Irmak.

Bir haberci (Çetin Tekindor her zamanki gibi müthiş etkileyici bu rolde) köy köy dolaşıp Ulak'ın hikayesini anlatmaktadır. Çocuklar hikayeleri biraz korkuyla biraz merakla dinlemekte, büyükler bu yabancıya kuşkuyla bakmaktadır. Ulak kimse yaptığı kötülüklerden dolayı cezasız kalmasın, kötülüklere cezasız kalanlar da bundan nasibini alsın diye haber götürmektedir. Gittiği bir köyde kuyudan su içince yakında gömülü Mehmet'in ruhu ve özü ona geçer, o da köye gidip Mehmet ve arkadaşlarına kötülük yapan zorbaya bu gerçeği haykırır.

Filmin tümünde anlatıcının hikayesiyle ziyaret ettiği köyün hikayesi içiçe geçer, bir çok kişi de hikayeyi kendi anladığı biçimde başkalarına anlatır. Filmin oldukça mistik bir içeriği var. Araştırma yaparken islamcı gazetelerin filmi olumsuz eleştirdiklerini gördüm, bazıları Çağan Irmak'ı gereksiz yere yeni bir din icat etmekle bile suçlamışlar. Halbuki filmin zamansız ve olmayan bir mekanda geçmesi biraz da herkesin kendi mesajını alması için tasarlanmış gibi geldi bana. Mehmet ve arkadaşlarının mesajlarını yaymak için yazıp dağıttıkları kitap metaforu hem İsa ve havarilerini, hem de yakın geçmişimizin sosyalist savaşçılarını anımsatıyor (bu da Çağan Irmak'ın çok sevdiği bir tema).

Hümeyra, Şerif Sezer gibi deneyimli oyuncular tabii ki iyi bir performans sergilemişler, filmin çocuk oyuncuları çok iyi kullanılmış, müzik etkileyici. Anlatım dili destansı ve bazen kutsal kitapların diline yakın. Filmlere çok açık seçik bir mesaj almak için gidenleri hayal kırıklığına uğratabilir, ama belki Borges'in karmaşık ve bulanık öykülerini sevenler büyük zevk alabilir. Sinema tekniğinin son yıllarda ülkemizde nasıl aşama kaydettiğini görmek için bile izlemeye değeceğini düşünüyorum.

Belki filmin sonu biraz hayal kırıklığı yaratabilir, ama genelde kurgu ve hikayenin filme yedirilişi de son derece iyi.

Şimdi gidip Issız Adam'ı görmem lazım. Sanırım Çağan Irmak gözü kapalı filmini izleyeceğim yönetmenler arasına girdi artık.

30 Kasım 2008 Pazar

Seri Katillerin Dayanılmaz Cazibesi

Seri katiller sinema için her zaman cazip bir konu olmuştur. Bu konuda özellikle Amerikan sinemasında çok iyi örnekler var doğal olarak. Athnoy Perkins'in unutulmaz bir performans sergilediği "Sapık", Sharon Stone'un "Temel İçgüdü"sü, Hannibal Lecter filmleri (bir ölçüde) bu örneklerden bazıları. Seri katil filmlerinin temel özelliği cinayetleri çözmeye çalışan dedektifler. Çeşitli yöntemler kullanarak cinayetler arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışırlar, katilin nasıl biri olduğunu eldeki verilerden çıkarmaya uğraşırlar, genelde de başarılı olurlar. Son zamanlarda televizyonda da seri katil temasını ağırlıklı kullanan diziler var. "Dexter" bunlardan en ilginci, "iyi" bir seri katili anlatıyor.

Mustafa Altıoklar 2006 yılında çektiği bu filminde seri katil temasını Türk sinemasına getirmiş. Aynı zamanda "kimlik çözülmesi rahatsızlığı" (dissociative personality disorder) teması da işleniyor. Demet Evgar filmde 4 ayrı kişiliği büyük bir başarıyla sergiliyor. Diğer oyuncular da fena bir performans sergilemiyor, Tamer Karadağlı oldukça ağzı bozuk bir polisi iyi canlandırıyor. Levent Üzümcü psikiyatr rolünde ölçülü ve zamanla değişen bir oyun sergiliyor.

Berrak Tüzünataç, Salih Güney gibi oyuncular çok küçük rollerde pek kullanılamamışlar.

Çekimleri oldukça iyi buldum. Yaratılan atmosfer oldukça etkileyici, müzik çok iyi (sondaki jenerikte Sezen Aksu bir şarkı söylüyor), cinayet sahnelerindeki çekimler çok dolaylı ve iyi kurgulanmış.

Senaryo bana biraz zayıf geldi. Beni şaşırtmasını bekliyordum filmin, ama bunu pek bulamadım. Filmin ulaştığı çözüm çok inandırıcı gelmedi.

Yine de sinemamıza yeni bir soluk getirdiği söylenebilir filmin. Demet Evgar gibi iyi oyucuların olanak verildiğinde ne kadar inanılmaz performans sergileyebilecekleri de görülmüş oluyor.

5 Ekim 2008 Pazar

Bir deprem filmi : Küçük Kıyamet

Taylan biraderler (Yağmur Taylan ve Durul Taylan) Türk sinemasına yeni bir soluk getiren, değişik sinema tarzlarını inceleyen ve uygulamaya çalışan genç yönetmenler. Daha önce Okul gibi ilginç bir korku filmi çeviren yönetmenler bu filmde de olduk.a ilginç bir gerilim atmosferi yaratıyorlar.

Filmin adı çifte anlam içeriyor. İlki 1600'lü yıllarda İstanbul'u yıkan depremin adı. Diğeri ise biraz filmin sürprizli konusunda gizli.

1999 depreminde annesini kaybeden Bilge, İstanbul'u zaman zaman yoklayan sarsıntılardan çok etkilenmektedir. Yine böyle şiddetli bir sarsıntıdan sonra eşi Zeki ve iki çocuğuyla birlikte Fethiye'ye tatile gidip biraz bu korkulardan uzak kalmaya ve dinlenmeye karar verirler. Kaldıkları villanın garip bakıcısı, evin hemen karşısındaki mezarlık ve Bilge'nin gördüğü hayaller bir şeylerin yolunda gitmediğini gösterir gibidir.

Filmin geri kalan sürprizli konusu hakkında ipucu vermeden daha fazla bilgi vermek tabii ki zor. Oyunculara gelince, Başak Köklükaya Bilge rolünde çok iyi. Cansel Elçin Zeki rolünde oldukça iyi. İlker Aksum evin bakıcısı rolünde müthiş bir performans gösteriyor. Atmosfer ve çekimler son derece başarılı. Taylan biraderleri izlemeye devam edeceğim.

6 Eylül 2008 Cumartesi

Üsküp Sevda Şarkısı - İncesaz duyarlılıkları

İncesaz, 1999 yılında Murat Aydemir, Derya Türkan ve Cengiz Onural tarafından kurulan ve geleneksel Türk müziğini yeni formlar içinde kullanan bir grup. Şu anda ise 6 kişilik bir ekipten oluşuyor.

Sevgili Cengiz benim Boğaziçi Üniversitesi'nden arkadaşım olduğu ve Yeni Türkü dönemini gayet iyi bildiğim halde nedense İncesaz'ın ilk dönemini kaçırmıştım. Geçen yılbaşı İstanbul'a gittiğimde grubun CD'lerini alıp dinleme şansım oldu. Film ya da TV dizisi müzikleri (En ünlüsü İkinci Bahar) dışında grubun şu anda 5 CD'si var.

1. Eski Nisan. Bu ilk albüm enstrümantal eserlerden oluşuyor. Bir kısmı klasik türk müziğinin bilinen ve sevilen eserlerinden ya da formlarından esinlenerek bestelenmiş, bestelerin çoğu Cengiz Onural ve Murat Aydemir tarafından yapılmış ve klasik Türk müziği enstrümanları zengince kullanılmış. Defalarca dinlenebilecek güzel bir albüm.

2. Eylül Şarkıları. Bu albümde dört yönü simgeleyen enstrümantal eserlerin dışında genellikle Cengiz Onural bestelerinden oluşan eski Türk Sanat Müziği tadında eserler var. (Arabesk ve fantazi müzik yaygınlaşmadan önceki Sanat Müziği tadından bahsediyorum) Melihat Gülses bütün bu eserlere büyüleyici sesiyle hayat vermiş. Ama özellikle ikisi gerçekten çok etkileyici. Çok Aşığın Var Diyorlar, daha önce televizyonda Ihlamurlar Altında dizisinden tanıdığımız bir şarkı. Artık umudunu yitirmek üzere olan umarsız bir aşığın dizeleri bu duygulu şarkıda Melihat Gülses'in buğulu sesiyle kalbimize ulaşıyor. Ama benim için en müthişi Üsküp Sevda Şarkısı. Şu sözlere bakın bir:

Üsküp'ün içinde kumaş biçerler
Sevdadan gayrısı dar gelir bana
Ellerin zoruyla yardan geçerler
Ben yarim bırakmam, zor gelir bana

nakarat:
Aşkın acısına ferman diyorlar
Ellerin fermanı vız gelir bana
Olmaz iklimlerden yollar aşırdın
Gönlünün fermanı yaz getir bana

Kırk düğüm atmışlar sevda üstüne,
Yoluna çıkarsa çöz getir bana
Zemheri ayında güller açırdın,
Gönlümün kışında yaz getir bana

(nakarat)

Eski edebiyatın uzmanı değilim ama bu şarkıdaki şiir formu Klasik Türk Müziği'nin ilk dönemlerindeki formları hatırlattı bana. Daha da önemlisi şarkının insanın kalbinin tam içine işlemesi. Her dinlediğimde aynı etkiyi bırakıyor. Bu şarkıdaki Bora Ebeoğlu vokali de gerçekten çok iyi ve dozunda. Bu şarkının aslında Balkanlar'da geçecek bir dizi için hazırlandığını, dizi iptal edilince de albüme eklendiğini öğrendim.

3. İstanbul'a Dair. Bu albüm İstanbul'un olağanüstü dokusundan esinlenmeleri müzik formunda dinleyiciye sunuyor. Yine dingin, yine dinlendirici ve özellikle yurt dışındaysanız gözünüzü kapayıp kendinizi İstanbul'da sanabileceğiniz duyarlıkta bir albüm.

4. Mazi Kalbimde Bir Yaradır. Bu albümde eski şarkılarla yeni bestelerin bir karması yapılmış. Solist Dilek Türkan son derece duru sesiyle albümün geleneksel havasına büyük katkıda bulunuyor.


5. Elif. Bu albümde İncesaz halk türkülerini daha çağdaş bir yorumla ele almış. Solist Cengiz Özkan da ekonomik ama güzel bir yorumla türküleri aktarıyor. Benim çok tercih ettiğim bir tür değil ama yine de rahat dinleniyor.

İncesaz'ın müzik serüvenini yakından izlemeyi sürdüreceğim.




6 Mart 2008 Perşembe

Şehrin Aynaları

Elif Şafak, Mevleviliği ele aldığı ilk romanı Pinhan'dan sonraki romanı Şehrin Aynaları'nda Engizisyon İspanya'sına uzanıyor. Aslında roman İstanbul'da başlayıp bitiyor, ama büyük çoğunluğu İspanya'da geçiyor.

Dinibütün, ama zaman zaman içinden gelen ve benliğini ele geçiren bir sesin egemenliğine geçen vaiz Alonso Perez de Herrera, gitgide dozajı artan ateşli vaazlarıyla cemaatini Yahudi'lere karşı eyleme geçmeye kışkırtırken dedesinin bir Yahudi kızla evlenmiş olduğunu bilmekte, ama saklamaktadır.

Antonio Perreira Padua'da üniversitede Felsefe kürsüsünün başına geçmeye çalışmakta, karısıyla son derece sıcaklıktan yoksun bir ilişkiyi sürdürmektedir. Kardeşi Miguel ise içki ve kadın peşinde koşarak kardeşiyle büyük bir tezat oluşturmaktadır. Antonio ile karısı İsabel'in tek oğulları Andres ise zamanının çoğunu oğlunu kaybettiği için ona büyük bir sevgiyle bağlanan Elena Rodriguez ile geçirmektedir. Karı kocanın oğullarına yeterince ilgi göstermemelerini nedeni sonra anlaşılacaktır.

İspanya'daki çalkantılar Miguel ve isabel'in kaçıp kendilerini İstanbul'a atmalarıyla sonuçlanır. Ama bu hikayenin sonu olmayacak, saraya, Kösem Sultan'ın ilgisine mazhar olmaya kadar uzanacak olayların başlangıcı olacaktır.

Elif Şafak bu kitapta da ilk kitabındaki karmaşık olay örgüsünü, doğaüstü olayları ve yaratıkları, lanet ve büyüleri kullanmış. Kesinlikle kendinizi vererek okumanız, sonra dönüp bir iki kez daha okumanız gereken bir roman.

25 Şubat 2008 Pazartesi

Pinhan

Pinhan, Elif Şafak'ın ilk romanı. Kendi akademik konusu olan Mevlevilik'ten alınma konusu ve oldukça mistik anlatımıyla son derece zor bir roman aslında.

Pinhan küçücük bir çocukken meyve çalmak için bahçesine girdiği tekkeye daha sonra katılır ve buradaki her biri son derece renkli ve değişik geçmişlerden gelen dervişlerin arasında kendi yolunu bulmaya çalışır.

Kendi farklılığının ayırdına sonunda varan, ama onu kabullenmeyi öğrenen Pinhan (farklılığının ne olduğunu anlamanız için kitabı okumanız gerek!) sonunda kendisi de yollara düşecek ve kendini şehr-i istanbul'da bulacaktır. Daha sonra romanda Nakş-ı Nigar mahallesi sakinlerinin başından geçenler anlatılıyor ve sonra tüm kişilerin yolları kesişiyor.

Roman, toprak, hava, ateş ve su ahvalini beyan eden dört "bab"dan oluşuyor. Her bab dört ayrı bölümden oluşuyor ve her bölümün adı diğerleriyle bir anlam bütünlüğü oluşturuyor:

TOPRAK
Elma/Nokta/Hafıza/Halka


HAVA
Emanet/Hıyanet/Felaket/Kefaret


ATEŞ
Hezarpare/Rindane/Peymane/Püryare


SU
Cehennemin Kapıları/Nida Hamamı/Elem Şehristanı/Firar Yolları

Mevlevilikte ya da o kapsamdaki edebiyatta 4 sayısının özel bir anlamı var mı bilmiyorum, ama romanda bu yapı açıkça kurgulanmış görünüyor.

Anlatım son derece mistisizm yüklü. Her tarafta cinler açık açık dolaşıyor, tekke dervişleri kışa meydan okuyor, ambarlar kendiliğinden dolup boşalıyor, yani Anadolu'nun gelenek ve inançları sihirli bir şekilde kitapta canlanıyor.

Açıkçası Mevlevilik konusunda fazla bilgisi olmayan birinin anlaması da oldukça güç. Roman 1998 yılında Mevlana büyük ödülünü kazanmış. Benim kısa zamandaki hedefim Mevlana'nın Mesnevi'sini okuyarak biraz daha bilgi sahibi olmak ve belki sonra bu kitaba geri dönmek.

27 Ocak 2008 Pazar

Üfle Gözlerime, Yanıyor....



Aydilge'nin müziğiyle tanışmam tamamen rastlantısaldı. Oğlum albümünü dinlemiş ve tavsiye etmişti. İlk fırsatta Küçük Şarkı Evreni adlı CD'sini bulup aldım.

Önceleri değişik, biraz kulağı tırmalayan sesi ve rock geleneğine uygun telaffuzu garip geliyordu insana. Hatta Yanıyor şarkısının ilk mısralarını önceleri anlayamamıştım.

Kalpte büyüyen yaramsın sen

Çekip gidemem kanarken sen


Dinledikçe alışmaya ve bu tarzı daha çok sevmeye başladım. Özellikle Yanıyor ve Postmodern Aşk'ı çok sık dinlediğimi farkettim. USB stick'e koyup arabada dinlemek de büyük zevk....

Yanıyor güzel bir balad gibi başlıyor, ama kısa sürede acı bir haykırışa dönüşüyor.

Üfle gözlerime, üfle gözlerime

Üfle gözlerime, gözlerime


Bu masum ve kırılgan istekten sonra yürek yangınının feryadı sarıyor etrafı.

Ah yanıyo yanıyo yanıyo yanıyo

Yanıyo yanıyo yanıyo yanıyo

Ah yanıyo yanıyo yanıyo yanıyo

Yanıyo yanıyo


Çığlıklar içinde biten bu bölümden sonra sözler bir kez daha yineleniyor. Gerçekten etkileyici bir şarkı....

Postmodern Aşk, günümüzde aşkların uğradığı değişimi iyi tarif eden bir şarkı. Sözlerin derinliği dikkati çekiyor.

Dış yüzümü soysan, iç yüzümü bulsan

Karşıma da koysan şaşırmaz mıyım?

Sırlarımı soysan, gizlerimi bulsan

Sonra da sıkılırsan kırılmaz mıyım?



Bu ruhbilimsel tasvirin ardından sevgiliden şikayet geliyor.

Postmodern aşkmış, sürmesi zormuş

Benliğim benliğini çok zora sokmuş


Nakaratın tekrarından sonra modern aşkların zorluğu ortaya çıkıyor.

İstemem git, isterim gitme

Kararsızlık çöktü üstüme

Kalmışım ben orta yerlerde

Ya nedir bu postmodernite?


Son bir nakaratla şarkı sona eriyor. Gerek sözlerin, gerekse müziğin oldukça yaratıcı ve şaşırtıcı olduğunu söylemeliyim.

Aydilge, son olarak Greenpeace için Dünyanın Kalbi Durmasın adlı bir single yaptı ve videoklip de çekerek çevreci bir kampanyanın destekleyicisi oldu. Bu şarkı biraz We Are the World havasında da olsa son derece yumuşak ve sürükleyici vokalleriyle ilgi çekiyor. Tipik Aydilge stili olmasa da sanatçı tavrını yansıtması açısından önemli.

Aydilge'nin Bulimia Sokağı ve Altın Aşk Vuruşu kitaplarını da en kısa sürede okumayı düşünüyorum. Aykırı bir müzisyen ve sanatçının iç dünyasını yansıtması açısından önemli göstergeler olsalar gerek.

14 Ocak 2008 Pazartesi

Anneliğin dayanılmaz ağırlığı



Elif Şafak, son yılların en çok konuşulan yazarlarından biri. Her ne kadar - tıpkı Orhan Pamuk'un başına geldiği gibi - yazarlığından çok belli bir aşırı tutucu grubun kışkırtmasıyla iddia edildiği gibi Türk'lüğe hakaret edip etmediğiyle ilgili olsa da, son on yılda yayınladığı romanlarıyla şimdiden Türk edebiyatında yerini aldı.

Ben maalesef Elif Şafak'ı geç keşfedenlerdenim. Yurt dışına çıktığımdan beri her tatilde en son Türk edebiyatı örneklerini toplamaya çalışıyorum, ama ne 1998'deki Pinhan, ne de daha sonraki yıllardaki Şehrin Aynaları, Mahrem, Bit Palas ve Araf dikkatimi çekmemiş. Bu ilginç yazarı Baba ve Piç'in yarattığı tartışmalardan hemen önce keşfettim ve önceki kitaplarını da topladım.


Elif Şafak'ın en büyük özelliği, karmaşık olay örgüsü, geleneksel edebiyattan alınan anlatım biçimleri, zamanla ve mekanla oynaması ve eski sözcükleri de bolca içeren zengin dili.

Bu yılbaşı tatilinde İstanbul'a geldiğimde tüm kitapçıların baş köşesinde Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabını görünce sevindim ve bir süredir ortada olmadığını düşündüm. Tabii kitabı okuyunca bunun nedeni anlaşıldı. Evlenip çocuk sahibi olduğunu biliyordum ama bunun yazma süreci üstündeki olumsuz etkisinden haberdar değildim.

Bu bir otobiyografik roman. Alt başlığı ise "Yeni başlayanlar için postpartum depresyon". Elif Şafak kitapta uzun akademisyenlik ve yazarlık yıllarından sonra nasıl evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya karar verdiğini, doğumdan sonraki depresyon günlerini ve yazmaya nasıl geri döndüğünü hem eğlenceli hem de etkileyici bir dille anlatıyor. Her ne kadar depresyona gelmesi 250 sayfa kadar sürüyorsa da bu onu anlayabilmek için gerekli. İçindeki çelişkileri dört değişik karakterli "küçük kadın"ın ağzından anlatıyor. Bu küçük kadınlar kah kendi eğilimleri doğrultusunda darbe yapıyor, kah yazara öğütler veriyorlar.

Biz erkeklerin ne kadar uğraşsak anlayamayacağımız hamilelik, annelik, hamilelik sonrası depresyon gibi temaları bu kadar
incelikle alaya alan ve kendiyle de dalga geçen bu metin gerçekten zevkle okunuyor. Sanırım Elif Şafak'ın önceki romanlarının zor anlaşılırlığından şikayet edenler bunda fazla zorlanmayacaklar.