29 Ekim 2015 Perşembe

Pi'nin Yaşamı : Gerçek Kurgudan Daha Şaşırtıcı Olabilir mi?

"Pi'nin Yaşamı" uzun süreden beri özellikle havaalanlarındaki kitapçıların "Best-Seller" listelerinde sürekli gördüğüm bir kitaptı. Neredeyse bütün havaalanlarında listeye girdiğine göre dünya çapında seyahat edenlerin sevdiği bir kitap olmalıydı.

Bir kaç yıl önce kitaptan uyarlanan ve 3 boyutlu versiyonu da olan filme gitmedim. Genelde uyguladığım ölçüte göre eğer mümkünse filmi görmeden önce kitabı okumam gerekiyordu. Sonunda da kitabı okuma şansına eriştim.

Ne büyük hayal kırıklığı! Seyyahlar arasında popüler olmasına şaşırmamak gerekir sanırım. Batan bir gemiden kurtulanlar her zaman heyecan verici bir konu olmuştur edebiyatta (Robinson Crusoe'yu anımsıyor musunuz?).

Pi'nin Yaşamı Güney Hindistan'da bir hayvanat bahçesini babasıyla beraber idare eden 16 yaşındaki Hintli çocuk Pi Patel'in öyküsünü anlatıyor.

İlk bir kaç bölümde hayvanat bahçesini nasıl yönettiklerini ve oradaki ilginç hayvanları anlatıyor birinci tekil şahıstan Pi. Bunların yanısıra yaşadıkları Hindistan bölgesini (Tamil-Nadu eyaleti), orada Fransızca konuşulduğunu (evet, doğrusu bilmiyordum), hayvanat bahçesindeki hayvanlar hakkında bilinmeyen gerçekleri (hayvanların hayvanat bahçesi ortamında mutlu olmadıkları ve esir hayatı yaşadıkları konusunda insanlarda yanlış düşünceler olduğu - doğrusu bu Hayvan Hakları aktivistlerinin pek de hoşuna gitmeyecek bir sav) anlatıp duruyor.


Kitabın bu bölümünde ayrıca Pi'nin Hindistan'da inanılan değişik dinlerle nasıl ilgilendiği, Hinduizm, Hristiyanlık ve İslamiyet'le bağlantı kurmaya çalışması ve bu çabanın komik yan etkileri de anlatılıyor. Beklendiği gibi insanlar bu fikre pek sıcak bakmıyorlar ve Pi bir araya getirmeye çalıştığı üç büyük dinin taraftarlarını sakinleştirmekte oldukça zorlanıyor. Kitaptaki ana mesajın bu olacağını ve belki de iyi bir mesaj iletmeye çalışacağını tahmin etmiştim (tüm dinler özlerinde aynıdır, eğer iyi taraflarını alıp yaşamınızda uygularsanız hangi dini seçtiğinizin pek önemi yoktur vs.). Ama bu konu daha sonra hiç takip edilmiyor kitapta.

Sonra hayvanat bahçesi iflas ediyor ve Pi ve ailesi içinde bulundukları umutsuz ekonomik koşulları değiştirmek için Kanada'ya göçmen olarak gitmeye karar veriyorlar. Tahmin edeceğiniz gibi gemi batıyor ve Pi kendisini bir filikada bir orangutan ve son derece tehlikeli bir Kaplan ile buluyor. Kaplan'a Richard Parker adını veriyor.

Kitabın geri kalanında Pi'nin sandalda neredeyse bir yıl nasıl sağ kaldığı, kaplan üzerinde nasıl kontrol sağlamaya çalıştığı ve canlı kalma savaşı sırasında nasıl insanlıktan çıktığı - rahatsız edici ayrıntılarla - anlatılıyor. Bazı davranışları gerçekten irkiltici ayrıntılarla anlatılmış ve sonunda "Eee sonra?" duygusu kalıyor aklınızda. Belki kitabın son bölümünde onun öyküsünden kuşku duyan resmi otoritenin gemiye gerçekten ne olduğunu anlatmasını istediği bölüm ilginç olarak nitelendirilebilir. Pi ona inanmadıklarını görünce çok daha basit ve inanılabilir bir öykü uydurur ve herkes bu öyküyü kolayca kabullenir. Bu anlatım mekanizması bazı felsefi soruları sormamıza neden olur: "Gerçek kurgudan daha şaşırtıcı olabilir mi? Kurgu ne zaman gerçekten kurgu olur? Gerçek olayları anlattığımızda yalnızca bir öykü anlatmamız nedeniyle bile gerçek kurguya dönüşür mü?" ve saire. Ancak Borges'in bazı post-modern öykülerinde derinlemesine incelenen bu tür temalar bu kitapta pek iyi izlenmemiş.

 Tek umudum kitapta varolabilecek gizli ama çok daha ulvi bir temayı bir şekilde kaçırmış olmam, ama ilk bakışta kitap iyi ama amacına ulaşamamış bir deneme izlenimi bıraktı bende. Tabii kitabın Man Booker ödülünü kazandığını göz ardı etmeyelim (kazanan bazı diğer yazarlar Salman Rushdie, William Golding, Kingsley Amis, Kazuo Ishiguro, Arundhati Roy vb.). Okuyucu yorumlarına bakılırsa kimi bu kitabın ona yeniden Tanrı sevgisini aşıladığını düşünmüş (nasıl?), kimisi kitabı hiç sevmemiş (ben bu kategoriye giriyorum galiba), kimisi ise her okuyucunun kitaptan farklı bir şey alacağını iddia etmiş (kolaycılık olmuyor mu biraz?). Filmin ise konuya farklı yaklaştığını duyduğum için filmi de seyredip kitabı daha iyi anlamama ve yazarın yapmaya çalıştığını keşfetmeme katkıda bulunmasını umuyorum (Ama filmi izleyip daha iyi anlarsam bu bana kitap hakkında bilgi verir mi?)



Kitabın Türkçe baskısı 2003 yılında Aylin Yengin çevirisiyle İnkılap Yayınları'ndan çıkmış.

28 Ekim 2015 Çarşamba

Naziler 2. Dünya Savaşını Kazansalardı Ne Olurdu? - C. J. Sansom'dan "Dominion"

Alternatif Tarih edebiyatı gerçekten sevdiğim bir tür. Bunu tek istisnası belki de Amerikan İç Savaşı döneminde geçen Alternatif Tarih romanları, ama bunu nedeni o dönem hakkında çok şey bilmemem, böylece de Alternatif Tarih edebiyatından zevk almak için gereken gerçek dünya ile kitapta Tarihin alternatif bir yol izlediği paralel evrendeki durumu karşılaştma olanağını bulamamam olsa gerek.

C. J. Sansom'un romanı "Dominion" oldukça bilinen bir senaryoyu ele alıyor: "Naziler 2. Dünya Savaşı'nı kazansalardı ne olurdu?". Bu fikir daha önce çok iyi iki kitapta enine boyun ele alınmıştı. Birincisi Philip K. Dick'in başyapıtı "The Man in the High Castle". Tabii ki Dick bu kitapta Alternatif Tarih görünümü altında en sevdiği konu olan "dış dünyada gördüklerimiz gerçek olmayabilir"i inceliyor ama en azından yüzeydeki öykü son derece akıcı ve insanı sarıyor. Bir diğer güzel örnek Robert Harris'in "Fatherland" romanı. Onu henüz okuma şansım olmadı ama eleştiri yazıları genellikle Alternatif Tarih türünün iyi örneklerinden biri olduğu üzerinde anlaşıyor.

Kitap Britanya perspektifinden yazılmış. Britanya Norveç'ten çekilmek zorunda kalmış, daha sonra Almanya ile saldırmazlık paktı imzalamış ve en sonunda da Almanya'nın dolaylı etkisi ve yönetimi altına girmiştir. Kitabın geçtiği yıl 1952'dir. Churchill yeraltına girmiş ve Direniş'in başına geçmiştir. Direniş biraz umutsuz görünen sabotaj ve hedef saptırma eylemleriyle yetinmektedir. Devlet memuru David Fitzgerald'ı kendilerine bazı belgeleri iletmesi için ikna ederler. David'in eski bir okul arkadaşı müthiş bir sırrı öğrendikten sonra o ana kadar tarafsız kalan Amerika'da yaşayan kardeşini yaralayınca David de bu işe karışır ve arkadaşlarıyla birlikte onu kapatıldığı akıl hastanesinden kurtarmaya ve öğrendiği sırrın Nazilerin eline geçmesini engellemeye karar verir.

Kitabın son derece ilginç bir anlatımı var. Dayandığı savı çeşitli kitaplar ve referanslar kullanarak kuruyor ve inandırıcı kılıyor.

Özellikle Alternatif Tarih meraklılarına hatta Tarihi Roman sevenlere tavsiye ederim. Tabii ki buradaki Tarih hiç bir zaman gerçekleşmemiş bir tarih ama aynı tadı verebilir.

Klasik Bilim-Kurgu'ya Dönüş: Andy Weir'dan "The Martian"

Bu kitaba başladığımda doğrusu ne beklediğimi bilmiyordum. Anlatı oldukça yavaş başladı ve oldukça yalın bir dil kullanıyordu. Bilim Kurgu'nun Altın Çağı olarak nitelendirilen 1938-1946 yılları arasında - genellikle dergilerde - bilimsel gerçekliğe önem verilen ve yazıldığı dönemde kabul edilen bilim yasalarının dışına çıkılmasının hoş karşılanmadığı örnekleri andırıyordu.

Mark Watney Mars'a giden Ares 3 uçuşunun genç astronotlarından biridir. Makine Mühendisliği ve Botanik eğitimi almıştır ve mürettebatın içinde belki de Mars'ta bir macera yaşaması en az olası kişidir.

Ancak yolculuk pek beklendiği gibi gitmez. Mars'a inip bazı araştırmaları başlatacak ve aslında ortamı bir sonraki görev için hazır hale getirecek Ares 3 mürettebatı pek sık rastlanmayan bir fırtınayla karşılaşırlar, fırtına sırasında araçlarına geri dönmeye çalışırken bir çanak anten yerinden kopar ve anten kısmı Watney'nin göğsüne saplanır, sonra onunla birlikte uçar gider. Tüm hayat göstergeleri de susmuştur. Watney'nin öldüğünü düşünen astronotlar görevi iptal edip dönüş roketiyle yörüngedeki ana gemi Hermes'e ulaşır ve geri dönüş yolculuğuna başlarlar.

Ancak Mark ölmemiştir, kazadan kurtulur ve terkedilmiş olan Mars yaşam ünitesine sığınır. Dünya'yla iletişımi yoktur, bir yıldan az yetecek yiyeceği vardır ve hiç kurtuluş ümidi yoktur. Ancak mühendis olduğu için Mars'taki kalış süresini mümkün olduğunca uzatacak önlemler almaya karar verir ve Dünya'ya geri dönmek için umuduna kaybetmez. Ürün yetiştirecek bir yol bulacak, Mars'ta kısa seyahatler yapabilmek için basit ama akıllı yöntemler geliştirecek, hatta Dünya'yla bir şekilde iletişim kurarak yaşadığını haber verme planları yapacaktır.

Kitap Watney'nin kaydettiği kısa günlükler tarzında yazılmış. Zaman zaman anlatım NASA'ya ya da Dünya'ya dönüş yolundaki astronotlara geçse de tüm kitap aslında Watney'nin anlatımı şeklinde sürüyor. Kullanılan bu form aslında öyküye de çok uymuş. Bilimsel kurallar içinde kalarak ve doğaüstü güçlere ya da uzaylılara başvurmadan Watney'nin Dünya'ya dönem mücadelesini, attığı her adımdan ve küçük bir başarıdan sonra nasıl tökezlediğini anlatan roman oldukça sürükleyici. Bir anlamda uzayda Robinson Crusoe öyküsü olarak da adlandırılabilir.

Kitabın son derece sinematik özellikleri olduğu açıktı zaten, Ekim ayı içinde vizyona giren, Ridley Scott yönetiminde ve Matt Damon'un baş rolünü oynadığı film de oldukça ses getirmişe benziyor. Ben her zamanki gibi önce kitabı okumayı yeğledim, ama filmin anlatımının da değişik olduğunu duyduğum için en kısa zamanda görmek istiyorum.

Bilim Kurgu dünyası yetenekli bir yazar kazanmış gibi görünüyor.






25 Ekim 2015 Pazar

"Bay Mercedes" - Stephen King'in Doğaüstünden Uzaklaşması

Fanatik bir Stephen King hayranı olduğumu saklamayacağım, korku ve doğaüstü fenomenler konusunda onu ve Dean Koontz'u birbirine yakın bulurum. Ama King bazen kitaplarında çok lafazan olabiliyor ve Kubbe (The Dome) gibi yüzlerce sayfalık kitaplar yazabiliyor. Yine de her iki yazar doğaüstü fenomenler konusunda çok ustalar ve genelde bir oturuşta soluksuz bitirilebilen kitaplar üretebiliyorlar.

2014 yılında yayınlanan bu kitabında King - belki de ilk defa - doğaüstü olayları ya da güçleri konu etmiyor. Bay Mercedes gerçekten iyi yazılmış, eski tip bir gerilim romanı ve belki de Jeffery Deaver gibi yazarların uzmanlık alanına giriyor.

King bu kitabı bir üçlemenin ilk kitabı olarak yazmış (2. kitap 2015'te basıldı, 3.sü 2016'da bekleniyor). Kahramanı Bill Hodges emekli bir dedektif. Yıllarca hizmet ettikten sonra yeni emekli olmuş ama son uğraştığı bazı olayları çözme fırsatı olmadan ayrılmıştır. Çözemediği bu olayların bazıları kafasını meşgul etmektedir. Ancak bu olayların birisi özellikle çok korkunçtur. Bir kadın anahtarlarını iddiaya göre arabanın kontağında bırakmış, bunun sonucunda bir manyak anahtarları çalarak iş arayanların kalabalık olarak beklediği bir yere arabayı (Mercedes marka) hızla sürerek içinde bir de çocuk olan çok sayıda kişinin ölmesine neden olmuştur.

Bill Hodges hala bu olayı çözemediği için kendine kızmaktadır. Yerini alan dedektif de pek bir ilerleme kaydedememiştir. Arabası bu iğrenç olayda kullanılan kadın da suçluluk içinde intihar etmiş, ihmalinin cezasını kendince yüklenmiştir. Hodges bu kızgınlığın ve emekliliğin kendine verdiği olumsuz duyguların etkisiyle intihar etmeyi düşünür.

Hodges olayın şüphelisinden bir mesaj alınca işler karışır. Şüpheli olayı neden yaptığını anlatır ve emekli polise başarısızlığından dolayı intihar etmesi gerektiği mesajını verir. Bu mesajla daha da öfkelenen Hodges kendi intihar eğilimini tamamen unutarak bu olayı çözmek için kendi girişimini başlatır. Önce yerini alan meslektaşına gitmeyi düşünse de sonra olayı kendi başına takip etmeye karar verir.

Kitabın geri kalan kısmı son derece yüksek tempolu ve akıcı bir anlatımla sürüyor. Öykü son derece değişken ilerliyor ve hiç bir zaman okuyucuyu sıkmıyor.

King'i açıldığı bu bilinmeyen sularda oldukça başarılı bulduğumu belirtmeliyim ve bu alanda yazacağı diğer kitapları, öncelikle de üçlemenin diğer iki kitabını okumayı heyecanla bekliyorum.

Kitap Türkçe'ye Zeynep Heyzen Ateş çevirisiyle aktarılmış ve 2014 yılında Altın Kitaplar'dan çıkmış.

Edebiyat Yoluyla Gerçeği Arama: Joel Dicker'dan "Harry Quebert Olayının Ardındaki Gerçek"

Son zamanlarda okuduğum en ilgi çekici kitaplardan biri İsviçreli yazar Joel Dicker'in The Truth About the Harry Quebert Affair romanı ("Harry Quebert Olayının Ardındaki Gerçek"). Fransızca yazılan bu romanı ben İngilizce çevirisinden okudum. Ülkemizde 2014 yılında Mahmut  Özışık çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıkmış. Kitap 2012 yılında Fransız Akademisi'nin roman ödülünü kazanmış ve Fransız dilindeki iki önemli ödül olan Prix Goncourt ve Prix Femina'ya da aday gösterilmiş.

Arka kapakta genelde kitaplarla ilgili kısa ve bazen de reklam sloganı kokan kısa alıntılardan birinde "İkiz Tepeler, Kefaret ve Soğukkanlılıkla karışımı" denmiş. (İkiz Tepeler tabii ki Türkiye'de ilk özel televizyonun - Magic Box Star 1 - yayına başladığı 1990 yılında nefesimizi tutarak izlediğimiz şahane David Lynch dizisi; Kefaret 2007 yapımı Joe Wright yönetimindeki İngiliz filmi; Soğukkanlılıkla (In Cold Blood) Truman Capote'un gerçek bir katille yaptığı röportajlardan oluşan bir kitap, daha önce iki kez filme alınmış, en son da 2005 yılında Capote'un bu kitabı yazarken geçtiği değişimleri anlatan - yakın zamanda ölen Philip Seymour Hoffman'ın baş rolünde oynadığı - Capote filminde ele alınmıştı). Aslında doğru bir saptama sayılabilir ama ben kitabın genel anlatımını Jeffery Deaver'ın kitaplarındaki kafa karıştırıcı ve okuyucuyu yanıltıcı anlatıma benzettim.

Kitap, yazdığı ilk kitapla yakın zamanda ünlü olmuş yazar Marcus Goldman'ın öyküsünü anlatıyor. Goldman kendisine yazarlıkla ilgili her şeyi öğretmiş olan öğretmeni ve arkadaşı Harry Quebert'in davasını izlemektedir. Quebert 33 yıl önce 15 yaşındayken kaybolan genç kız Nora Kellergan'dan geriye kalan iskelet parçaları bahçesinde gömülü olarak keşfedilince tutuklanmıştır. Goldman küçük Somerset kasabasındaki insanlarla röportajlar yapmaya ve arkadaşının adını temize çıkarmak üzere ayrıntılı bir dosya oluşturmaya başlar. Bu arada da hazırladığı dosyayı bir kitaba aktarır, böylece ilk kitabındaki yakaladığı başarıyı sürdürebilecektir. Olayla ilgili her ortaya çıkardığı bulgu onu yeni bir şeye yöneltir, şüpheliler sürekli değişmektedir, olayın karmaşıklığı onun kafasını fena karıştırmıştır.

Kitabı yazan İsviçreli - Fransızca konuşan kantondan - yazar Joel Dicker'in yaşam öyküsünün romanının kahramanı Marcus Goldman'ı andırması da kitabın içerdiği bir başka ironi sanırım.

Kitap sizi gerçekten kavrıyor ve olayların gidişatını tahmin etmek pek de kolay olmuyor. Ama 70'lere, 80'lere yaptığı dönüşler ve zamanımıza geri gelişlerle okuyucudan epeyce fazla dikkat ve ilgi istiyor kitap. "Kitap içinde kitap" özelliği de kitabın ilginçlik düzeyini arttırıyor kanımca. Kitabın stili bir sinema uyarlamasına son derece uygun görünüyor, belki bir gün bu da olur.

İçtenlikle tavsiye ederim....

23 Ekim 2015 Cuma

19. Yüzyıl İngiltere'sinde Kadınların Yaşamı : Barbara Ewing'den "The Mesmerist"

Ne şaşırtıcı bir şey! Bu kitabı kütüphaneden rastgele seçtim ve 19. yüzyıl Londra'sında geçen son derece karmaşık bir öyküsü olduğunu keşfettim.

Cordelia Preston tiyatroda küçük rollerin peşinde koşan ve kadınlar için son derece yaşaması zor olan bir ortamda ayakta kalmaya çalışan genç bir kadındır. Galler'den bir Lord ile tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Ancak o dönemde tiyatro oyuncuları toplumun saygın üyeleri sayılmadıklarından Lord Ellis hiç bir zaman onunla evlenmeyi düşünmeyecektir.

Ancak daha sonra Lord Ellis ona evlilik teklif edince Cordelia çok şaşırır ve teklifi hemen kabul eder. Galler'e gidip evlenirler. Kısa zamanda üç çocuğu olur ve Galler'in ücra bir bölgesindeki malikanede uşaklar ve hizmetçiler arasında yalnız ama mutlu bir yaşam sürmektedirler. Ancak kocası ve üç çocuğundan hiç beklemediği olaylar yüzünden ayrılmak zorunda kalacaktır.

Cordelia'nın annesi ve teyzesi o zamanların moda aktivitesi olan "mesmerism" ile (bir tür hipnotizma) uğraştıklarından o da bu alanda yeteneği olduğunu keşfeder ve Londra'ya geri dönerek "phreno-mesmerism" adı verilen ve kısmen hipnotizma içeren, kısmen de kafatası şekline bakarak davranışlar konusunda kestirimde bulunmayı sağlayan bir tekniği kullanmaya başlar.

Vahşi bir cinayet işlendiğinde işler karışacaktır. Cordelia yaşamının en büyük sınavından geçecek ve yok olmanın eşiğine gelecektir.

Barbara Ewing bir dizi zengin karakter kullanarak 19. yüzyıl İngiltere'sini gerçekçi olarak yansıtan bir altyapı hazırlamış kitabına. O dönemde kadınlara karşı takınılan tavır gerçekten şaşırtıcı. Anlatım şekli oldukça basit ve dogrudan ama bu karmaşık öykü yapısıyla birleştiğinde iyi bir sonuç veriyor.

Kitabın devamı "The Circus of Ghosts" adıyla yayınlanmış ve Cordelia'nın Amerika'daki maceralarını anlatıyor.

Barbara Ewing'in dilimize çevrilen tek kitabı 2010 yılında Çiğdem Erdal çevirisiyle Kryhos Yayınları'ndan çıkan "Sahtekar" romanı (Fraud).

Ahmet Ümit'ten "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi"

Polisiye edebiyatının en önemli özelliklerinden biri genellikle aynı karakterin başrolde olduğu kitapların bolluğudur. Agatha Christie'nin Miss Marple ve Hercule Poirot, Arthut Conan Doyle'un Sherlock Holmes, Henning Mankell'in Wallander'ı akla gelen örneklerden (Henning Mankell'in Ekim 2015'te öldüğünü ekleyelim). Bizde çok fazla polisiye eser yoktur ama son yıllarda Ahmet Ümit'in sayesinde bu eksikliğmiz büyük ölçüde gideriliyor.

Başkomiser Nevzat bu son kitapta yine esrarengiz cinayetleri çözmeye çalışıyor ama aslında kitabın gizli kahramanları Gezi Parkı direnişçileri, Sivil Toplum kuruluşu gönüllüleri, Beyoğlu'nun arka sokaklarında ve Tarlabaşı'nda değişime uğrayan şehrin yeni ilişkilerinin kurbanı olan sıradan insanlar var. Karanlık işlere bulaştığı bilinen Engin'in cesedinin bulunmasıyla başlayan olaylar Tarlabaşı'ndaki kentsel dönüşümden rant elde etmek isteyen şehir mafyasının, tinerci sokak çocuklarının, hayat kadınlarının katılmasıyla karmaşıklaşıyor.


Ahmet Ümit Gezi Parkı referanslarıyla direnişe selam duruyor, bir de kendisini kitaba koyarak postmoderne doğru bir işaret veriyor. Bir ara acaba Nabokov'laşacak mı diye düşündüm Ahmet Ümit ile Başkomiser Nevzat'ın diyaloglarını okurken. Hele "3 Ocak'tan kendinizi sakının" bölümü bir ürperti verdi bana.

Belki kitapla ilgili tek sorunum, polisiye roman meraklılarının önemsediği cinayetin çözümü kısmıydı. Ümit'in bir kaç kitabında çözüm için aynı mekanizma kullanılmış ve cinayet nedeni için de kullanılan yaklaşım benziyor (Sis ve Gece'ye çok benziyor bu anlamda). Sanki bu kısım farklı olabilirdi gibi geliyor bana.


Ancak Beyoğlu'nun gerçeklerini yansıtan özenli dili, güncel olaylara verdiği selam ve karakterlerine hep sevgiyle yaklaşması, Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni Ahmet Ümit külliyatında güzel bir yere oturtan faktörlerin başında geliyor. Bize de Ümit'in bir sonraki - İttihat ve Terakki'yi ele aldığı - kitabını beklemek kalıyor.

Borgia'ların Dünyası: Kate Quinn'den "The Serpent and the Pearl" (Yılan ve İnci)

Kate Quinn'in  "The Serpent and the Pearl" adlı romanının (Yılan ve İnci) altbaşlığı "Borgia'ların Romanı". Borgia ailesi her zaman tarihte ve tarihsel romanlarda ilgiyi çeken bir aile olmuştur. Romandaki öykü birden fazla kahramanın gözünden anlatılmaktadır: 

Giulia Farnese iyi halli bir aileye gelin gider ama kendini Rodrigo Borgia'nın (Papa olan ilk Borgia) metresi olarak bulur. 
Carmelina Venedikli bir ahçıdır ve babasının evinden onun yemek tariflerini de alarak kaçmıştır, Roma'da kendine bir isim edinmeye çalışmaktadır.
Lionello seri bir katilin peşindeki bir cücedir ama Roma'da sağ kalmanın yolunu gerek Giulia gerekse de başkalarının koruması olmakta bulmuştur.

Yazarın karakterler ve öyküleri arasında gidip gelmesi ilgiyi yüksek tutmaya yaramış. Yazarın "Tanrı Yazar" konumunda olmaması ve karakterlerin kendi öykülerini kendi bakış açılarından ve kendi bilgi düzeylerine göre anlatmalarına izin vermesi gayet iyi olmuş. Bu sayede romanın öyküsünü gerçekten 15. yüzyıldan birinin anlattığı kanısına kapılıyorsunuz.

Doğal olarak tarihin romanlardan öğrenilemeyeceği düşüncesine katılıyorum. Ama bu tür tarihsel kurgu romanları belirli bir dönemle ilgili bilgileri gerçek Tarih kitaplarından konusunda motivasyon sağlayabilir.

Avrupa'nın ilginç bir dönemi anlatılıyor kitapta ve Quinn birbiri içine geçen öykülerden ustalıkla bir ağ örmüş. Öykü bir sonraki kitap olan "The Lion and the Rose" (Aslan ve Gül) romanında devam ediyor. Bu sayede Borgia'ların ve Roma'nın 15. yüzyıl sonrasındaki haline geri gitmek mümkün.

Maalesef Quinn'in şu ana kadar Türkçeye çevrilen tek kitabı Roma İmparatorluğu dönemini anlatan "Roma'nın Metresi". 2011'de Volkan Gürses çevirisiyle April Yayınları'ndan çıkmış.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Koontz'da Paralel Evrenler: Göz Ucuyla

Eğer fantastik bir romanda paralel evrenler kuramını kuantum fiziğiyle birleştirebilecek, hem de bunu tek bir bilimsel referans kullanmadan yapıp yine de inandırıcı kılabilecek yazar kimdir diye düşünseydim herhalde Dean Koontz derdim. Koontz'un "From the Corner of His Eye" adlı olağandışı romanı 15 yıl kadar önce yazılmış ama benim dikkatimden kaçmış nasıl olduysa. (Türkçesi: Göz Ucuyla, İnkılap Kitabevi, 2002)

Kitap edebiyatta sık sık kullanılan bir yöntemle yazılmış. Görünürde birbirleriyle ilintisi olmayan insanların görünürde tamamen bağımsız olay akışlarını anlatıyor ama sonunda kaderlerini birleştiriyor ve kitabı son derece umutla dolu bir sonla bitiriyor.

Kitapta anlatılan bazı öyküler şunlar: Junior karısını neredeyse tapınma düzeyinde sevmektedir ama bir gün birdenbire onu öldürür. Seraphim tecavüze uğramış ve bunu kimseye anlatamamıştır. Şimdi ise yakında ortaya çıkacak, gizlenmiş bir hamilelikle başa çıkmak zorundadır. Agnes yeni doğmuş çocuğunu kocası olmadan büyütecektir, çünkü kocası onu doğum için hastaneye yetiştirmeye çalışırken bir kazada ölmüştür. Bu üç ana anlatımla birlikte daha sonra çok daha önemli roller alacak yan karakterler de betimlenmiştir. Örneğin bozuk paraları (çeyrek dolarları) kaybedebilen yozlaşmış polis Vanadium.

Bu Koontz'un en sevdiğim kitaplarından biri, sanırım büyük ölçüde paralel evrenlerle bağlantısı ama aynı zamanda da iyi geliştirilmiş öyküsü ve korkutucu sapıklarla gerçekten "iyi" insanlardan oluşan karakterleri nedeniyle olabilir bu.

Koontz zamanda geriye ve ileriye giden referanslarıyla bu kitapta ilginç bir tarza imza atmış. Bu tarz bana daha sonraları, 2004'te yayınlanmış bir başka Koontz kitabını hatırlattı: Life Expectancy.

6 Ekim 2015 Salı

Karsu'nun Yeni Renkleri: "Colors" albümü

Karsu​ Dönmez'in son albümü Colors beni hayal kırıklığına uğrattı. İlk albümün jazzy sound'u kaybolmuş, basit bir disko temposu gelmiş. Hele bir "Domates Biber Patlıcan" performansı var ki evlere şenlik. Hem bozuk bir Türkçe hem de açıkça detone bir kayıt. Hollanda'daki bu Türk müzik elçisi bu sefer pek iyi bir performans sergilememiş.

"All for Me" entonasyon sorunlarından dolayı çok itici geldi bana. İlk albümde de bazı İngilizce parçalarda bu sorunu duymuştum doğrusu ama albümün geneline hakim olan caz tınısı o kadar güzeldi ki bunu görmezden gelmek zor değildi.

"Monday" akıcı bir rock 'n' roll ritmiyle akılda kalacak parçalardan biri, ama yine entonasyon sorunları gördüm.

"Domates Biber Patlıcan"ı keşke söylemeseydi Karsu. İlk nakarattan sonraki bölümlerde çok açıkça detone ve bozuk bir Türkçeyle Barış Manço'nun bu çok sevilen şarkısını bence berbat etmiş. Bu sıralar çok popüler olan TV ses yarışmalarında bu performansla ilk elemeyi bile geçemezdi.

"Like A Fool" sıkıcı bir balad gibi başlayıp sonra hızlanıyor ama çok da bir yerlere gitmiyor doğrusu. "Coffee Around Nine" pek ilgimi çekmedi. "Diamonds" ve "Bırak Beni Böyle" hiç etkilemedi. "On The Road" akılda kalıcı, basit bir şarkı. "Bekledim" Karsu'nun bu albümde bestelediği iki Türkçe şarkıdan biri ama beni pek çekmedi.

Kısaca ilk albümün caz repertuarına kattığı güzel tatlardan sonra "Colors" bana yavan geldi. Zevkler ve renkler tartışılmaz derler ama bu yeni albümde yalnızca isminde belirtildiği gibi farklı renkler görebildim, zevk alabildiğim söylenemez....

5 Ekim 2015 Pazartesi

Stephen King'den "Duma Adası"

Stephen King'in epeyce fazla kitabını okudum şimdiye kadar. Kendine özgü, sayfanın her çevrilişinde insana değişik dehşet imgeleri tattıran bir stili var. Stili genelde çok karmaşık ya da süslü değil, konularına da oldukça iyi uyuyor.

2008'e çıkan romanı Duma Key'de (Türkçe'de Duma Adası, Altın Kitaplar, Esat Ören çevirisi, 2008) bu stil biraz değişiyor. Stili çok daha fazla karmaşık, kitabın sonunda doruğa erişen olayların son derece yavaş yavaş geliştiğini görebiliyoruz. Şiirsel imgeler, mekanların sert betimlenmeleri ve resimler kitapta oldukça önemli bir yere sahipler.

Kitapta bir iş kazasında bir kolunu ve kafatasının bir kısmını kaybeden Edgar Freemantle'ın öyküsü anlatılıyor. Evini terkedip Florida'da Duma Adası'nın oldukça ıssız bir bölgesine yerleşiyor. (Bu arada Stephen King'in bu adayı icat ettiği ama adayı yerleştirdiği Sarasota bölgesini iyi tanıdığı hatta orada bir evi olduğunu belirtmeliyim).

Fremantle birdenbire daha önceden farkında olmadığı bir resim yeteneği kazanır ve neredeyse kendinden geçecek şekilde resim yapmaya başlar. Sanki resmi çok daha büyük bir güç tarafından kontrol edilmektedir ve ortaya çıkan resimler neredeyse fazla gerçekçidir. Yakında yaşayan yaşlı bir kadınla arkadaş olur ve onun travmatik ve yaralayıcı geçmişini öğrenir. Olaylar gelişirken resimlerinin neden bu kadar güçlü olduğunu öğrenecektir.

Kitapla ilgili tek sevmediğim şey çok uzun olması. King'in daha zarif bir stil kullanması son derece iyi ama konu ilerledikçe ortaya çıkan esrarengiz olaylar için çok fazla sayfa kullanıldığını düşünüyorum. Kitabın sonuna eriştiğimde oldukça yorulmuştum ve kitabın sonunu öğrenmeye hevesim pek kalmamıştı. Yine de King külliyatına eklenen ilginç bir kitap olarak nitelendirebilirim.

Cinda Williams Chima'dan "Veliaht Tarihçesi" Serisi


"Genç Erişkin Fantazisi" (Young Adult Fantasy) çoğunlukla bilinen bir formülü uygulayan bir edebiyat türüdür: Genç kız ya da erkek; genellikle annesini, babasını ya da her ikisini kaybetmiştir; çok sık yer değiştirir, çevresindeki topluma uyum göstermekte zorluk çeker; sonra bir yeteneğini ya da sihir gücünü ya da eski çağlardaki bir kahramanın soyundan geldiğini keşfeder vs. Son yirmi yılda bir çok ebeveyn benim gibi Harry Potter ya da benzeri iyi örneklerini çocuklarıyla birlikte okumuştur bu türün...


Cinda Williams China bu bilinen formülü "Veliaht Tarihçesi" (Heir Chronicles) seri kitaplarında başarılı bir şekilde uyguluyor. Serinin ilk kitabı "Savaşçı Veliaht" (The Warrior Heir). Jack Swift Ohio'da Trinity adlı küçük bir kasabada yaşamaktadır. Kalbinin üstünde bir yara izi vardır ve her gün bir ilaçtan bir kere içerek bebekten geçirdiği bir ameliyatın sonucu olarak oluşabilecek komplikasyonları engellemektedir. Bir gün günlük ilacını almayı başaramaz ve normalde olduğundan çok daha güçlü olduğunu keşfeder. Araştırmaları sonucu Weirlind adlı bir gruba ait olduğunu keşfeder. Sihir yetenekleri olan bu grubun üyeleri normal insanların arasında kendilerini belli etmeden yaşamaktadırlar.

Weirlind üyelerinin yetenekleri bir kaç kategoride toplanır. Jack bir Savaşçı'dır. Diğerlerine göre daha üstün bir konumda bulunan Sihirbazlar bir başka sınıftır. Büyücü'ler çeşitli içecekler ve benzeri sihirler hazırlayabilirler. Sihirbazlar baskın sınıf oldukları için bir Antlaşma imzalayarak değişik Weirlind üyeleri arasındaki çatışmaları en aza indirebilmek için Savaşçı Sınıfı üyelerini kullanarak ölümüne savaşılan Turnuva'lar düzenlemektedirler. Sihirbazlar kendi Savaşçı takımını yetiştirmekte, yenen takımın başındaki Sihirbazlar yönetimi ele geçirmektedirler.

Jack sihirbazlar arasındaki iki önemli grubun Kırmızı Gül ve Beyaz Gül olduğunu, her iki grubun onu kontrol ederek kendi fraksiyonları için savaşmaya zorlama niyetinde olduğunu keşfeder. Jack aslında Sihirbaz olması gerektiğini, diğer savaşçıların aksine onun da bazı sihir yetenekleri olduğunu keşfedince işler iyice karışır.

China son derece iyi anlatılan bir öykü oluşturmuş, her ne kadar Genç Erişkin Fantazisi kurallarına uyduysa da bir parça farklı bir yaklaşımı olduğunu ve arka plandaki öykünün de iyi işlediğini söyleyebilirim. Chima bu seride toplam 5 kitap planlamış. 

Serinin ikinci kitabı olan "Sihirbaz Veliaht"ta (The Wizard Heir) son bir kaç yıldır gittiği her türlü okulda başı beladan kurtulmayan 16 yaşındaki sihirbaz Seph McCauley'nin öyküsünü izliyoruz. Güçlerini kontrol etmekte güçlük çektiği için bir sürü okuldan kundakçılık ve benzeri şüphelerle kovulmuştur. Sonunda Havens adlı bir okula gönderilir. Buranın müdürü büyücülükten haberdardır, çünkü kendisi de bir büyücüdür, dolayısıyla Seph'i kolayca okula kabul eder.

Başlangıçta bu gelişmelerden çok mutlu olan Seph kısa zamanda Müdür'ün okuldaki diğer sihirbazlar için başka planları olduğunu farkeder. Değişik sihir sınıfları arasındaki ilk Antlaşma sona erdiğinden beri bu sınıflara bağlı sihir erbabı savaşmaktadır ve karmaşa hüküm sürmektedir. Müdür Leicester tüm genç sihirbazları kontrol ederek yenilmez bir sihirbaz ordusu oluşturmak ve bunu kullanarak belirli sihir sınıflarının diğerlerine göre üstünlüğünü esas alacak yeni bir Antlaşmayı zorlamak istemektedir. Bu kontrolü de zor kullanarak gerçekleştirir, ama bilmediği şey Seph'in her türlü işkence ve zihinsel şiddete dayanarak en güçlü düşmanı haline geleceğidir.

Seph Madison adlı esrarengiz bir kızla arkadaş olur. Her ne kadar herhangi bir sihir yeteneği yok gibi görünüyorsa da Madison bir şekilde özgürlüklerinin anahtarı olacaktır.

İkinci kitap ilk kitabın kurgusunu devam ettiriyor ve Weirlind'e bağlı farklı sihir sınıfları hakkında daha çok gizemi ortaya çıkarıyor. İlki kadar beğenmesem de olayların anlatımını beğendim.

Serinin üçüncü kitabı olan "Ejderha Veliaht"ta (The Dragon Heir) Weirlind'in değişik türde sihir yapabilen üyeleri arasındaki vahşi mücadeleye yeni karakterlerin girdiğini görüyoruz. Bu sefer İngiltere'de, 1. kitapta farklı Weirlind sınıfları arasındaki Antlaşma'nın iptal edilmesinden önce sihir erbabı arasındaki Turnuva'ların yapıldığı efsanevi Raven's Ghyll'den alınan esrarengiz nesnelerle uğraşıyorlar. Bu nesnelerden biri Ejderhakalp'tir. Her ne kadar sınırsız bir gücü olduğu düşünülse de kimse nasıl kullanılacağını bilmemektedir. Değişik sihir fraksiyonları Trinity şehrinin sağladığı sığınaktaki Ejderhakalp'i almak üzere hazırlık yaparken hiç düşünmedikleri oyuncular ve güçleri harekete geçirirler.

Bence üçüncü kitap biraz fazla karışık olmuş ve ilk iki kitabın akıcılığından uzak. Her ne kadar genel motivasyonu anlıyorsak da bu çatışmadaki değişik grupların çıkarlarını ve neden-sonuç ilişkisini nasıl yorumlamamız gerektiği açık tarif edilmemiş. Kanımca yazar kendi yarattığı kavramın altından kalkamamış ve her bir Weirlind sınıfı için anlattığı öyküyü bu sefer iyi bir şekilde okuyucuya yansıtamamış. İlk üç kitapta sağ kalan karakterlerin daha sonraki kitaplarda yeniden ortaya çıkacakları açık olsa da devamlılık açısından sorunlar olabilir.

Çocuklarım büyüdüğü için serinin son iki kitabını okuma fırsatım olmadı, kim bilir belki bir gün...


15 Ağustos 2015 Cumartesi

İyi Tanrının Çocukları

Sevgili arkadaşım ve meslektaşım Neslihan Acu'nun en son kitabı İyi Tanrının Çocukları geçenlerde Doğan Kitap'tan çıktı. Uzun bir sure kitapçılarda arayıp bulamadıktan sonra İdefiks'ten ısmarlayarak edinebildim.Bence en önemli kitabı Kuzgunun Şarkısı'ndan (ki otobiyografik yanları çoktur) sonra en ilgimi çeken bu son kitap oldu.
Hayatın sillesini yemiş iki aykırı karakterin olağandışı ilişkisini anlatıyor roman. Bir 14 Şubat Sevgililer Günü'nde yamaç paraşütü kazası geçirerek tamamen değilse bile büyük ölçüde sakatlanan Poyraz ve yine bir 14 Şubat Sevgililer Günü'nde saplantılı bir sevgiyle bağlı olduğu Erkin kendisini terkettiği için bunalıma giren ve kendini öldürmeye çalışan Göksel...
Bu iki sorunlu kişilik Poyraz'ın verdiği bir ilan nedeniyle tanışır ve garip bir şekilde sorunlarını birbirleriyle dertleşerek hafifletebileceklerini farkederler. Her ne kadar ilanın nedeni Poyraz'ın kendisini öldürebilecek birini araması olsa da bu amaç kısa zamanda arka planda kalır.
Bu ana konu kitap boyunca gelişerek sürüyor, ama kitabın son bölümü oldukça sürprizli.
Neslihan kitapta film sanatına olan tutkusunun izlerini çokça belli ediyor. Karakterler sıkça seyrettikleri filmlerden bahsediyorlar. Kitabın adı bile bana Marlee Matlin ve William Hurt filmi "Children of a Lesser God"ı hatırlattı. Okunmaya değer ve okudukça merakınızı arttıran bir kitap.

23 Haziran 2015 Salı

Ender'in Oyunu - Vicdanı Olan Kitaplar

Sanırım 14 yaşından beri bir Bilim-Kurgu fan'ıyım, bu yüzden Orson Scott Card'ın Ender serisi kitaplarını üç yıl öncesine kadar nasıl olup da okumadığımın iyi bir açıklaması yok doğrusu. Tabii ki hiç bir zaman geç sayılmayacağı için serinin ilk kitabıyla okumama başladım.

1. Ender's Game (Ender'in Oyunu)

Serinin ilk kitabı olan Ender'in Oyunu'nda Card gelecekte aşırı nüfus yoğunluğundan dolayı ikiden fazla çocuğu olanların haklarını ve ayrıcalıklarını bırakmak zorunda kaldığı bir Dünya'yı ve bir ailenin üçüncü çocuğu olan Ender (Andrew) Wiggins'in öyküsünü anlatıyor. İnsanlık "böcek"leri yani üstün teknolojileriyle Dünya'yı neredeyse yok olma noktasına getiren böceğe benzer uzaylıları zor da olsa yenmiştir. Eğer uzaylılar bir kez daha saldırırsa belki de Dünya'yı yok edebileceklerdir, dolayısıyla Dünya'nın tek bir şansı kalmıştır: onları bulup yok etmek. Bunu yapabilmek için son derece karmaşık savaş oyunları (simulatörler) geliştirmişlerdir ve bu oyunları kazanabilecek yeteneklere sahip ve geleceğin komutanları olabilecek çocuklara gereksinmeleri vardır.


Kitabın son derece heyecan verici ve akıcı bir anlatımı var, bir sürü de ahlak sorusu soruyor. Kitap sürpriz bir sonla bitiyor. Card Ursula Le Guin'den stil olarak çok şey öğrenmiş ve ona saygı gereği icatlarından birini kitabında kullanmış. Bilim Kurgu'nun "Uzaylıları silahla temizleyelim"in dışındaki Bilim-Kurgu eserlerini seviyorsanız son derece tavsiye ederim. Yakın zamanda sinemaya da uyarlanan bu kitap bence serinin en hareketli ve sevilebilir kitabı. Ben kitabı orijinalinden okudum, Türkçe çevirisini Gonca Gülbey ve Kaan Çaydamlı yapmış ve altıkırkbeş yayınlarından çıkmış. İdefiks'teki eleştirilere bakılırsa okuyucular kitabın çevirisini pek beğenmemişler.

2. Speaker for the Dead (Ölülerin Sözcüsü)


Serinin ikinci kitabı Ölülerin Sözcüsü son derece farklı bir stile sahip. İlk kitaptaki öyküye devam eden Card bizi Dünya'dan çok uzakta kurulan ve Brezilya ve Portekiz kökenli, Katolik inancındaki bir toplum olan Lusitania kolonisine götürüyor. Ender Ölülerin Sözcüsü sıfatıyla gezegenin yerlisi olan "domuzcuk" takma adlı yaratıkların öldürdüğü iki koloni üyesinin yaşamı ve ölümleri hakkında konuşmak üzere Lusitania'ya gider. Kızkardeşini bırakarak ve yolculuğun yirmi yıl süreceğinin ve her şeyin değişebileceğinin de farkında olarak (görecelik etkileri nedeniyle kendisi için yalnızca bir kaç hafta geçmiş olacaktır) yanında korkunç bir gizi de taşıyarak gitmektedir. Kolonidekiler tarafından kötü karşılanmasına karşın domuzcuklarla temas kurarak daha önce iki insanın başına gelene benzer korkunç bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bu ikinci kitap son derece felsefi bir içeriğe sahip ve zaman zaman yavaş ilerleyen ve ağır anlatımı nedeniyle okunması zor bir kitap. Ancak bu özelliği nedeniyle de Card'ın derin konuları işleyen bir Bilim Kurgu yazarı olarak ününü de pekiştiriyor.

Kitabı serinin ilk kitabı kadar sevmesem de yine de tavsiye ederim. Her iki kitabın da Bilim Kurgu türü için son derece önemli olan Hugo ve Nebula ödüllerini kazandığını da belirtmeliyim. İkinci kitabın çevirisini Gonca Gülbey tek başına yapmış.


3. Xenocide (Soykırım)


Serinin bu üçüncü kitabının adı Soykırım anlamına gelen Genocide kelimesi üzerine bir kelime oyunu yapılarak (xeno, yani yabancı anlamına gelen ön ek kullanılarak) üretilmiş. Bu sefer konu yine ikinci kitaptaki gibi Lusitania'da geçse de aynı zamanda bir başka koloni gezegeni olan Path (Yol) da görüntümüze giriyor. Bu gezegende Tanrıların kendileriyle konuştuğuna inanılan bazı kişiler vardır. Sayıca az olan bu kişiler herkes tarafından el üstünde tutulur ve Tanrıların isteklerini yerine getirmek için bazı saplantılı ritüelleri uyguladıkları gözlenebilir. Ender Lusitania'daki üç toplumu dengede tutmaya çalışırken bir yandan da kendisine yardım eden Akıllı Yazılım "Jane"in kökenlerini araştırır.

Sanırım bu kitap Kuantum Kuramı ile dinsel metinler arasında gidip gelen konusuyla herkesin hoşuna gitmeyebilir, ancak Card son derece insana özgü sorunları incelemekte ve okuyucuyu insanlığın tüm değerlerinin sorgulandığı uç durumları düşünmeye yönlendirmektedir. Card'ın Mormon tarikatının aktif bir üyesi olduğunu düşününce Din ve Yaşam arasındaki bağlantıları incelemesi de çok şaşırtıcı gelmiyor.

Bu üçüncü kitabın çevirisini Ümit Kayalıoğlu yapmış.

4. Children of the Mind (Aklın Çocukları)

Serinin dördüncü kitabı Aklın Çocukları yine çoğunlukla diyalogdan oluşan ve son derece az hareket içeren kalın bir ciltten oluşuyor. Bu defa Card bir önceki kitabın sonunda tam olarak çözüme ulaştırılmamış olayları izliyor. Bu kitapta Akıllı Yazılım Jane'i ondan kurtulmaya çalışan Dünya Kongresi'nin çabalarına karşın hayatta tutma çabaları ağırlık taşıyor. Ender ise kendi aiua'sının (ruh) üç ayrı kopyasının bilinçsiz de olsa üç ayrı bedeni kontrol etmesi gibi garip bir durumla karşı karşıyadır. Lusitenia inanılmaz derecede güçlü bir bomba tarafından yok edilme tehlikesi altındadır, bu arada herkes kendi felsefi ya da teolojik kuramlarını savunmakla meşguldur. Doğrusu bu oldukça okuması zor bir kitap ve herkesin bu tarzı sevmeyeceğini düşünüyorum ama benim sevdiğim bir tarz olduğu için okumakta güçlük çekmedim.

Bu resmi olarak Ender dizisinin son kitabı ama Ender'in küçük ordusundan geride bıraktığı ve ilk kitaplarda nispeten az yer bulmuş başka karakterlerin macerasını bu seriye paralel bir zamanlamayla anlatan Ender'in Gölgesi dizisinde 5 kitap daha yayınlanmış durumda. Bu ikinci dizi bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilmemiş.


19 Haziran 2015 Cuma

Baba Zula'nın Toplumsallığa Yolculuğu

Baba Zula grubunu ilk kez 2005 yılında çıkardıkları Duble Oryantal albümüyle dinlemiştim. Funk,  rock, anadolu rock ve Türk Halk Müziği gibi türlerden beslenen bu alternatif müzik grubu bu albümde biraz Barış Manço etkisindeki ilginç sözleri olan şarkılarıyla (Prasa, Zerzevat Adam vs.) ve tam olarak sınıflandırılması zor müzikleriyle ilginç bir yelpazeyi içeriyordu. Gerek televizyon şovlarıyla, gerek canlı performanslarındaki görsel öğeler ve otantik giysiler ve enstrümanlarla epeyce ilgi gören grup Kasım 2014'de "34 Oto Sanayi" albümünü çıkardı (Grubun stüdyosunun Maslak Oto Sanayi sitesinde olduğunu belirtmeliyim).

Yeni albümün sound'u çok değişik sayılmaz, yine bir çok müzik türünün kolajı olarak ortaya çıkmış parçalar, sık sık dokuz sekizlik ritmler duyuluyor, ama çok önemli bir fark görülüyor: Şarkı sözleri. Şova ve eğlenceye yönelik alternatif/club müziği repertuarına daha uygun ilginç ama biraz altı boş sözlerin yerini her biri son derece bilinçli seçilmiş, son yıllarda toplumda ortaya çıkan duyarlılıkları, Gezi hareketinin duygusunu, gerçek bir protest yaklaşımını yansıtan sözler bunlar.

Albümün açılış parçası İtaat Etme, bir anlamda baskıya ve tektipleştirilmeye karşı çıkan Gezi gençliğinin bir haykırışı gibi: "zalimliğe yoksulluğa, içinde nefret olana, gözü dönmüş yobazlığa isyancıyım ben". Ya da kör parmağım gözüne der gibi "kız erkek ayırmayana, kimlik nedir sormayana özgürlüğü kırmayana duacıyım ben."

Melike Şahin vokallerde sözlerin hakkını veriyor, ama en protest sözlerde bile biraz Bob Marley rahatlığı seziliyor. Gariplere Yer Yok şarkısında olduğu gibi zaman zaman yitirdiğimiz insanlara bir selam çakabiliyor Baba Zula: "sürüldüm evimden / yerimden yurdumdan. önce rumlar ermeniler, hemen ardından yahudiler, şimdi de kürtler ve romanlar, tahmin et sırada kimler var".

Sinek Koca şarkısında olduğu gibi Roman duygusunu yansıtan sözlere de rastlanıyor. Albümün son parçası Direniş Destanı bir anlamda Baba Zula'nın bu yeni protest ağırlıklı toplumsal yaklaşımını özetliyor: "Hipokrat var yanımızda, demokrasi özgürlükler, mizahımız duvarlarda, yasaklanmış düşünceler, paraleller penguenler, duran adam kızıl kadın, meydan bizim sokak bizim, bu tencere tava bizim".

Baba Zula'nın dönüşüme uğramış gündemi bana bundan sonra onları daha yakından izlemem gerektiği duygusunu verdi. Tekdüze pop şarkılarından sıkıldıysanız Baba Zula'nın bu yeni albümünü ve tabii ki canlı gösterilerini tavsiye ederim.

24 Mayıs 2015 Pazar

Allison Croggon ve Pellinor Serisi

Fantazi kitaplarını türün klasikleri olan Yüzüklerin Efendisi ve Yerdeniz gibi kitaplarla karşılaştırmadan değerlendirmek her zaman zor olmuştur.

Allison Croggon Pellinor serisinin ilk kitaplarında fantasy okurlarına tanıdık gelen bir atmosphere yaratmayı başarmış. "The Naming" (Ad Verme) adını verdiği bu ilk kitapta Croggon ortalama bir köle kızken kendisinin bir Ozan (bir tür sihirbaz) olduğunu keşfeden ve Pellinor hanedanının tek sağ alan mirasçısı olduğunu öğrenen Maerad'ın öyküsünü anlatıyor. Karanlık tarafından takip edilen Maerad bir yerden ötekine seyahat ederek diğer Ozan'larla karşılaşır ve dostunu düşmanından ayırdetmeye çalışır.

Bu kitapta klasik fantazi kitaplarında rastlanan bir çok öğenin kullanılarak eli yüzü düzgün bir öykü ortaya çıkarıldığını düşünüyorum. Öykünün işlenmesi 12 üstü yaş için onaylanan kitabın bazı kanlı savaş ve sihir sahnelerinde uygun olmamış. Tabii ki ortaya çıkarılan bir çok bilmeceyi çözmek için de daha sonraki kitapları beklemek gerekiyor. Yine de bu Avustralyalı yazar kabul edilebilir bir iş çıkararak okunabilir bir seri oluşturmuş.

İkinci kitap olan "The Riddle" (Bilmece), Maerad'ı karanlık güçlerden kaçmaya çalışmasını ve daha da güçlü düşmanlara karşılaşmasını anlatıyor. Kitapların geçtiği dünyayla ve bazı kahramanların ve hainlerin geçmişiyle ilgili daha fazla şey öğreniyoruz. Maerad daha farklı güçlerini keşfediyor ama Karanlık'ı durdurmak için bilmecenin eksik parçalarını bulup çözmesi gerektiğini de anlıyor. İlk kitabın güzel bir devamı ve Tolkien ve LeGuin geleneğini izleyen zevkli bir fantazi kitabı.

Üçüncü kitap "The Crow" (Karga) Maerad'ın yeni keşfettiği kardeşi Hem'in öyküsünü izliyor. Karanlık'ın görevlilerinden saklanmak için güneye gönderilmiştir Hem. Ancak güneyde de kötülüğün simgesi "İsmi Lazım Olmayan" Annar krallıklarına son bir saldırı için ordularını toplamaktadır.

Bu kitapta Maerad'dan haber almayız ama Hem güçlü ve zayıf yönlerini keşfetmektedir. Hem bu kitapta bir şey keşfeder ve o keşfettiği şey ona Maerad'ın kayıp şarkının ikinci yarısını bulma yönündeki arayışına nasıl yarım edeceğini ve Karanlık'ın bir kez daha dünyayı yönetmesini nasıl engelleyeceklerini gösterecektir.


Dördüncü Kitap "The Singing" (Şarkı) Maerad ve Cadvan'ı son derece güçlü ve içinde doğasal güçleri de bulunduran bir ordunun saldırısını durdurmaya çalışırken görüyoruz. Hem ise Saliman'la birlikte Maerad'ı aramaktadır. Sonunda bir araya gelen iki kardeş Ağaçşarkısı'nı tamamlamaya çalışır ama bu göründüğü kadar kolay olmayacaktır.


Bu zevkle okunan serinin sonu bana biraz basit geldi.

Serinin iyi bir sinema malzemesi olacağını düşünüyorum.

9 Mart 2015 Pazartesi

Sonsuz yaşamın maliyeti ne olabilir?


1970'lerde okuduğumda Logan's Run (Logan'ın Kaçışı) kitabı gerçekten hoşuma gitmişti. Distopyaya kayan bir geleceği anlatıyordu. Bu gelecekte nüfus artışı ve ilişkili sorunları çözmek için getirilen çözüm 21 yaşına ulaşan herkesin öldürülmesidir. İnsanların ellerindeki bir kristal 21 yaşına ulaştıklarında siyaha dönmekte, bunu yaşayan herkesin yaşamına bir törenle son verilmektedir. Logan bu sistemi korumak için görevlendirilen bir Kum Adam'dır. Kimileri ise bu sisteme karşı çıkmakta ve kaçmaktadırlar. Logan bu kaçaklardan biri olan Jessica'ya yardım edince onunla birlikte kaçak statüsüne düşer. Eski iş arkadaşlarınca takip edilirken kaçakların sığınabilecekleri rivayet edilen efsanevi bir yer olan Sığınak'ı aramaya başlarlar. Bu ilginç roman daha sonra 1976 yapımı ve baş rollerinde Michael York ile Jenny Agutter'in oynadığı bir filme uyarlanmıştı. Film de fena değildi ve zevkle izlenebiliyordu.

2011 yapımı In Time, başrollerinde Justin Timberlake ve Amanda Seyfried'in oynadığı ve çok benzer bir konuyu ele alan bir film. Bu filmin anlattığı geleceğin dünyasında insanlar genetik olarak değiştirilmiştir ve 25 yaşından sonra yaşlanmaları durur, sonra onlara yaşamaları için 1 yıl süre verilir. Ancak çeşitli yollarla daha fazla zaman kazanabilirler, örneğin çalışarak, çalarak ve başka yollarla. Bir kez (görülebilir) vücut saatleri 0'a indiğinde oldukları yerde birden ölüverirler.

Bu distopyacı gelecekte zaman paradır. Aynı zamanda bugünün kapitalist sisteminin bir yansıması olarak kimsenin başkalarını önemsemediği (ölmek üzere olan birine bir dakika bile zaman verilmediği) bir toplum anlatılır. Annesinin ani ölümüyle şok yaşayan Will Salas toplumdan ve özellikle onu yöneten çok güçlü kişilerden intikam almak için yola çıkar.

Justin Timberlake'in çizdiği güçlü Will Salas portresinden etkilendim (Timberlake'i ilk kez The Social Network filminde seyretmiştim). Amanda Seyfried'de ona zerafetle eşlik ediyor. Filmin sonu biraz zayıf olarak değerlendirilebilir ama ilginç bir kavramın ele alınması ve içine bir kaç hızlı, hareketli sahne eklenmiş karışım olarak kabul edilebilir bir film.


26 Şubat 2015 Perşembe

Balanchine'in Mücevherleri Işıldıyor mu?

Hemen hemen yirmi yıldır yaşadığım Hollanda'da Bale tıpkı Klasik Müzik ve Opera gibi son derece iyi desteklenen ve çoğunlukla belirli bir yaşın üzerindeki bilinçli seyircisi olan, ama gençliğin de önem verdiği sanat dalları. Her türlü tanıtım yolunun kullanılmasının yanı sıra önemli gösterilerden önce genellikle genç dansçıları büyük alışveriş merkezlerinde gösterilerde sergilenecek eserleri kısaca sergilerken ve kamuoyunda dans sanatına yönelik farkındalığı arttırmaya yönelik faaliyetlerde bulunurken görebilirsiniz.

Geçenlerde epeyce reklamı yapılan yeni bir gösteriye bilet alma şansını buldum. Hollanda'nın ulusal balesi olan Het Nationale Ballet'in sahneye koyduğu, ünlü koreograf George Balanchine'in Jewels (Mücevherler) adlı üç ayrı parçadan oluşan gösterisiydi bu.

Gürcü asıllı Balanchine hem 20. yüzyılın en önemli koreograflarından biri, hem de gerek New York City Ballet hem de School of American Ballet kurucusu olarak Amerikan Bale sanatına büyük hizmetleri dokunmuş bir öncü. 1930'larda bir seyahat sırasında önce Fransa'ya kaçmış, oradan da Amerika'ya geçerek yaşamını orada sürdürmüş ve 1983 yılında ölmüş.

Jewels Balanchine'in 1967 yılında hazırladığı ve kimilerince "ilk tam uzunluktaki soyut bale eseri" olarak adlandırılmış bir eser. Üç bölümü adlarını üç mücevherden almış. Bir söylentiye göre Balanchine her gün New York'un şık 5. Cadde'sinde yürüyüş yaparken mücevherlerle süslü vitrinlerden gözünü alamazmış ve sonunda bu mücevherlerin güzelliklerini bir bale eserinde yaşatmaya karar vermiş. Benim gördüğüm kaynaklarda ise Balanchine balenin mücevherlerle bir ilgisi olmadığını, oyuncuların kıyafetlerinin mücevherlere benzediğini söylüyordu. Hangisi doğru bilemem.

Üç bölüm aslında bağımsız olmakla beraber birlikte izlenildiklerinde bir anlamda değişik bale stillerine, değişik klasik müzik geleneklerine ve tabii ki birbirinden güzel değişik kıyafetlere bir selam durma şeklinde algılanabilir.

1. Bölüm: Zümrütler

Bu bölümde dansçılar zümrütlerin renginden esinlenmiş göz alıcı yeşil giysiler içinde, Fransız besteci Gabriel Faure'nin "Pelleas ve Melisande" ve "Shylock" Suitlerinden alınmış müziklerle Fransız tarzı sakin bir dans sergiliyorlar.

Ben daha çok Rus ekolünden somut, konulu bale eserlerine alışık olduğum için bu soyut eseri biraz yadırgadığımı itiraf etmeliyim. Ancak koreografinin ve dansların son derece yüksek kalite olduğu da açıkça görülebiliyordu.

2. Bölüm: Yakutlar

Birinci bölümün tersine bu bölümde hem görsel, hem de danslar açısından çok daha dışavurumcu bir yaklaşım gütmüş Balanchine. Kıyafetler yakut taşının parlak kırmızısına bürünmüş, üzerinde yine süslemeler var. Danstaki bazı hareketler müzikallerdeki dansları anımsatıyor ("Örneğin A Chorus Line"). Müzik olarak Stravinsky'nin "Piyano ve Orkestra İçin Kapris"i kullanılmış ve bu bölüme son derece dramatik bir etki katmış. Bu bölümde Balanchine'in Amerikan Bale ekolüne selam verdiği belirtiliyor. Danslar daha keskin ve modern esintiler taşıyor.

 3. Bölüm: Pırlantalar

Son bölümde Balanchine, Rus bale ekolünün görkemini Çaykovski'nin Opus 39, 3 numaralı senfonisi eşliğinde yansıtıyor. Tablolar son derece kalabalık ve görkemli, kıyafetler pırlantaların beyaz ama parlak yüzeylerini yansıtıyor gibi, ama benim en çok sevdiğim yanı Fındıkkıran, Kuğu Gölü gibi klasik (ve konulu) bale eserlerinin tadını vermesi. Çaykovski'nin müziğinin kullanılması beni bu yönde etkilemiş olabilir tabii.

Eseri büyük bir sakinlik içinde izleyen seyirci bitişinde dansçıları ayakta alkışladı. Bu alkışların bir kısmı da kuşkusuz orkestra şefi Andrea Quinn içindi. Eserin sergilendiği Lucent Danstheatre Lahey kentinin merkezinde ve özellikle dans gösterileri için 1987 yılında inşa edilmiş, 1000 civarında seyirci alabiliyor ve izleyici için güzel bir seyir deneyimi veriyor.

Het Nationale Ballet benden iyi bir not aldı. Kuşkusuz bu alanda çok daha iyi bilinen ve belki de daha iyi olan Bolşoy ya da St. Petersburg Balesi düzeyinde olmasa da her zaman izlenebilecek güzel gösterileri olan bir topluluk olarak radarıma girdiğini söyleyebilirim.

22 Şubat 2015 Pazar

Kayıp Dünya Edebiyatı - H. Rider Haggard'dan "She"

"Kayıp Dünya" edebiyatı özellikle 19. yüzyılın 2. yarısında yaygınlaşmaya başlayan bir edebiyat altdalı. Bu yaygınlaşmadaki en önemli etkenlerden biri, 19. yüzyıl yayılmacılığının sonucu dünyada bir çok bölgede, ama özellikle de Afrika'da yeni bölgelerinin keşfedilmesi. Livingtone ve Stanley gibi kaşiflerin maceraları o zamanlar gazetelerde önemli haberler olarak yer almaktaydı.

İşte H. Rider Haggard bu alt-dalın yaratıcılarından biri olarak görülüyor. 1875-1882 yılları arasında Güney Afrika'da yaşayan Haggard daha sonra İngiltere'ye dönmüş ve o yıldan itibaren özellikle Afrika'daki yaşamından esinlenen romanlar yazmaya başlamış. 1925 yılında ölen Haggard'ın bir kısmı da ölümünden sonra yayınlanan 65 kitabı var.

Haggard 1985'te yayınladığı "King Solomon's Mines" (Kral Süleyman'ın Madenleri" kitabıyla İngiliz dilinde Afrika'da geçen ilk kitabı yazmış. Bu kitabın kahramanı Allan Quatermain daha sonra George Lucas ile Steven Spielberg'in macera dizisi Indiana Jones'taki ana karaktere esin kaynağı olacaktır. Haggard bu kitaptan sonra genelde Afrika'daki bir "Kayıp Dünya"yı anlatan kitaplarına devam etmiş. Kitapların bir çoğu o dönemde çok kullanılan bir yöntemle gazetede "tefrika" olarak yayınlanmış ve sonradan kitaplaştırılmış. Daha sonra bu alt-dalın en önemli yazarı olacak Edgar Rice Burroughs 1920'lerde gerek Tarzan, gerekse Kayıp Dünya serisiyle bu türün en önemli yapıtlarını vermiş.

"She" yine 19. yüzyılda çok kullanılan bir edebi yöntemi kullanıyor. Hikayeyi yazar Haggard anlatıyor, ama ona da hikayenin kahramanı olan Horace Holly anlatmış. Arkadaşı Vincey ölmek üzereyken ona bir takım belgeler vermiş ve oğlu Leo'ya ölümünden sonra gözkulak olmasını istemiştir. Holly Leo'yu himayesine alır ve belgeleri o yirmi beş yaşına gelince incelemek üzere saklar. Yıllar sonra Leo büyüyüp belgeleri okuduklarında şaşırtıcı bir hikayeyle karşılaşırlar. Leo'nun atalarından biri 2000 yıl kadar önce Mısır'da yaşayan Kallikrates'tir. Mısır Firavunları'nın soylu ailesinden gelen Amenartas'a aşık olmuş, ama İsis rahiplerinden olduğu için yeminini bozmak zorunda kalmış ve karısıyla birlikte Mısır'dan kaçmıştır. Afrika'nın içerilerinde esrarengiz bir ülkeye gitmişler, oradaki insanları yöneten bir kraliçe Kallikrates'i eşi olarak almak isteyip Amenartas'ı öldürmeye kalkışmıştır. Amenartas zorlukla kaçmış ama Kallikrates ölmüştür. Amenartas Atina'ya gelir, oğlunu doğurur ve böylece Leo'ya kadar gelecek nesil devam etmiş olur. Leo'nun babası bıraktığı belgelerde kendisinin Afrika'daki o esrarengiz ülkeye gidip atasının geçmişini araştırmaya kalkıştığını, orada Arapça'nın eski bir lehçesini konuşan beyaz bir Kraliçe'nin hüküm sürdüğünü, oradan zorlukla kaçtığını anlatmaktadır. Oğluna da isterse bunları bir efsane olarak ele almasını, isterse de gidip kendi gözleriyle görmesini tavsiye eder.

Tabii ki Leo ve Horace Afrika'ya gidecek, bir sürü maceradan sonra o uzak ülkeye erişip güzel ama aynı derecede acımasız ve korkunç kraliçe Ayesha (Ayşe) ile tanışacaklardır. Tarih tekrarlanır, Ayesha  Leo'ya aşık olur ve ona ölümsüzlüğün sırrını bile göstermeyi teklif eder.

Tabii bu tür romanlar 19. yüzyılın en büyük emperyalist devletlerinden biri olan Birleşik Krallık'ta yaşayan bir romancının bakış açısını yansıtıyor ve genelde yerliler vahşi olarak gösteriliyor ama dengeyi sağlamak için onların arasında da iyi özelliklere sahip olanlar yüceltiliyor.

Roman 19. yüzyılın tipik özelliklerini içeriyor ve günümüz okuru için biraz zor bir metin olarak ortaya çıkıyor ama Kayıp Dünya tarzı romanları sevenler için türün bu ilk örneklerinden biri olarak ilginç gelebilir.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit Polisiyesi

Ahmet Ümit'ten yine harika bir polisiye. Her fırsatta Beyoğlu'na ne kadar düşkün olduğunu belirtmeden edemiyen Ümit'in Beyoğlu'nda geçen bir polisiye yazması garip değil kuşkusuz. (Daha sonra Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni de yazdı zaten)

Bu kitapta Ümit'in meşhur dedektifi Başkomiser Nevzat yok ama en az onun kadar ilginç üç arkadaş var. Nihat, Selim ve Kenan aralarından su sızmayan, birbirlerine pek benzememelerine rağmen her zaman arkadaşlıklarını ön planda tutan can dostlardır. Selim yönettiği tekstil işi sayesinde iyi durumdadır ama büyümek için yabancı ortaklara ihtiyaç duyar ve onun arayışı içindedir. İşten artakalan zamanını Down sendromlu oğluna ayırmaya çalışır. Kenan en zenginleridir, pek ne yapacağını bilemediği için dönem dönem değişik heveslere kapılır. Aralarında tek bekar odur. Nihat bir yandan şair eşi Melek'i memnun etmeye çalışır, bir yandan da maddi sıkıntılar içinde boğulur. Kenan'ın geçirdiği bir uçak kazasında ölümden dönmesi hayata bakış açısını değiştirir ve bu dünyada bir iz bırakmak için bir şeyler yapması gerektiğine inanır. Fotoğrafçılığa merak sarar. Ama eleştirmenler belki de zengin bir züppe olarak gördüklerinden ona pek aldırış etmezler. Bunun üzerine aklına gelen bir fikri uygulamaya karar verir. Tanıdık bir komiserden alacağı cinayet dosyalarını inceleyecek ve her bir cinayeti fotoğraflarla yeniden canlandıracaktır. Kendisine aralarına yeni karışan Katya adlı bir Rus kızı yardım edecektir. Arkadaşları bu fikre başta pek sıcak bakmazlar, başının belaya gireceğini düşünürler. Ellerine geçen dosyaları incelediklerinde bazı cinayetlerde ortak noktalar görmeye başlarlar ve ucu Ortaçağın ünlü simyacısı Nicolas Flamel'e kadar uzanan ipuçlarını izlemeye başlarlar. (Bu arada Nicolas Flamel'in Harry Potter serisinin ilk kitabı olan Felsefe Taşı'nda ölümsüzlüğün sırrını içerdiği düşünülen Felsefe Taşı'nı üreten simyacı olduğunu da anımsayalım).

Ümit bu romanda polisiyenin bir çok mekanizmasını birlikte kullanıyor ve ünlü polisiye yazarlarına da selam çakıyor. Sürprizler, aniden değişen bakış açıları ve son ana kadar kestiremediğiniz gidişat kitabı son derece akıcı ve heyecanlı kılıyor.

Başkomiser Nevzat'lı kitaplarını daha çok sevsem de Beyoğlu Rapsodisi Ahmet Ümit külliyatında önemli bir mihenk taşı olarak duracak benim için.

4 Şubat 2015 Çarşamba

2015 Oscar Adaylarını İzliyoruz : Whiplash

 Whiplash, Damien Chazelle'in 2015 Oscar Ödülleri'ne 5 dalda (En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Montaj ve En İyi Miks) aday olan filmi.

Genç bir caz davulcusu olan Andrew'nun New York'un en prestijli müzik okuluna zorlanarak da olsa girmiştir. Okulun en önemli caz grubunun yöneticisi Fletcher beğendiği öğrencileri grubuna davet etmekte, sonra onları işkenceye varan yöntemler kullanarak yürüttüğü çalışmalarla sonuna kadar zorlayarak vahşi müzik piyasasında ayakta kalabilecek ve olağanüstü bir cevheri olanları keşfetmeye çalışmaktadır.

Andrew annesinin kendisini küçük yaşta terk etmiş olmasının ezikliğini duyarak başarısız bir yazarlık denemesi olan ve öğretmenlikle geçinen babasıyla arada bir sinemaya gitmekte ve herhangi bir sosyal yaşamı olmadan çalışmadan çalışmaya giderek müzik dışında herhangi bir rengi olmayan bir yaşam sürmektedir.

Film bu aşırı yöntemi sürdüren zorba orkestra şefiyle hayran olduğu caz davulcularının düzeyine çıkmayı hayal eden Andrew arasında bir güç ve dayanıklılık gösterisi haline dönüşerek sürüyor.

Filmle ilgili hem olumlu hem olumsuz şeyler söylemek mümkün. Gördüğüm bazı eleştiriler caz müziğinin ve caz orkestralarının filmdeki gibi olmadığını ve her zaman doğaçlamaya dayalı olduğundan anlatılan tarz çalışmaların yapılamayacağını söylüyor. Hatta filmde Charlie Parker ile ilgili anlatılan hikayenin de gerçekliğini sorguluyorlar. Bu bana biraz kraldan çok kralcılık gibi geliyor. Tabii konu bir caz müzisyenini anlatıyor ama bunun önemli olduğunu düşünmüyorum. Filmin sorgulamaya çalıştığı şey bir anlamda mükemmelliğe ulaşma çabasının sınırlarıyla ilgili. İnsan kendi bu yolda nereye kadar zorlayabilir ve nereye kadar zorlamalı? Bu temayı işleyen önemli bir film de Natalie Portman'lı Black Swan. Portman'ın önemli bir bale topluluğunun baş balerini olmaya çalışan ve Kuğu Gölü'nde hem iyi hem kötü kuğuyu oynamaya çalışan Nina Ayers rolünde 2011 En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını aldığı filmde hırsı nedeniyle gerçeklikle bağlantısı kesilen bir sanatçının acı hikayesi anlatılıyordu. Chazelle'in filmi Black Swan kadar karanlık ve karamsar değil ama benzeri soruları bize soruyor. Filmin sonu bu sorgulamayı ve belki de yönetmenin vermek istediği mesajı biraz bozuyor gibi geldi bana.

Anladığım kadarıyla başrolde oynayan Miles Teller bütün davul çalma sahnelerini kendi çekmiş, bunu da takdir etmemek mümkün değil, sahnelerin yoğunluğunu filmde hissediyorsunuz.

J.K. Simmons filmdeki rolüyle şimdiden Altın Küre ve BAFTA (İngiliz Sinema Ödülleri) En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü almış, Oscar'ı alması şaşırtıcı olmaz. Ben filmin karışık mesajıyla En İyi Film ya da Senaryo ödüllerini almasını beklemiyorum.

Seyretmenizi tavsiye ederim.

Vladimir Nabokov'un Gizli Tarihi - Ünlü yazara farklı bir bakış

Yazılarımı izleyenler Nabokov hayranlığımı biliyorlar artık.

Andrea Pitzer'in The Secret History of Vladimir Nabokov kitabından çevirmen dostum Yiğit Yavuz sayesinde haberim oldu. Yiğit Yavuz bazılarının izlemiş olabileceği gibi Nabokov'un başyapıtı Pale Fire çevirisini (Şubat 2014'te İletişim'den çıkan Solgun Ateş) yapmıştı ve Pitzer'in bu kitabını çevirmeye başladığını haber verdi (Ekim 2014'te İletişim'den çıkan Vladimir Nabokov : Yazarın Gizli Tarihi). O zaman kitabı Amazon'dan alıp Kindle versiyonunu okuma şansı buldum.

Üzerinde çalıştığım Nabokov uyarlaması oyunun (Bend Sinister - Yansıma) arka planına yardımcı olacağı düşüncesiyle kitabı bir an önce okumak istemiştim. Kitap aslında Andrea Pitzer'in yıllar önce Harvard Üniversitesi'nin bir bursu sayesinde yaptığı ve üzerinde yıllarca çalışmış olduğu anlaşılan bir araştırmasının genişletilmiş versiyonu. Araştırmanın kalitesi kitabın sonundaki notlar bölümünün genişliğinden de belli oluyor (okuduğum versiyonda kitabın neredeyse üçte birini kapsıyordu).

Aslında Pitzer'ın kitaptaki tezi oldukça basit : Nabokov tartışmalı bir yazar olarak bilinir, özellikle de Lolita romanında bir pedofili rahatsız edici bir yaklaşımla sergilemesi ve sanatı sanat için yaptığı ve dış dünyada olanlarla ilgilenmediği savlarından dolayı. Kendisi de bir anlamda bu yaklaşımı güçlendirmiş - özellikle de yapmış olabilir tabii. İşte Bend Sinister romanının önsözünde söyledikleri (çeviri bana ait):

Politika ve ekonomi, atom bombası, ilkel ve soyut sanat biçimleri, tüm Uzak Doğu, Sovyet Rusya'da "yumuşama" belirtileri, insanlığın geleceği vesaire benim tamamen kayıtsız kaldığım şeyler


Pitzer'in tezine göre bu aslında büyük bir aldatmaca. Nabokov aslında gerçek yaşamla ilgili gözlemlerini kitaplarına yerleştiriyor ama bunu son derece açık olmayan bir biçimde yapıyor. Nabokov'un bütün eserlerini okuduğunuzda arka planda ortak bir tema ortaya çıkıyor : Aslında Nabokov politikayla ilgilenmediğini söyleyip dursa da aslında kitaplarının içine Nazi ve Sovyet rejimlerinin işlediği vahşet suçlarıyla (örneğin Nazilerin Dachau'su ya da Sovyetlerin Gulag'ları gibi toplama kamplarıyla) ilgili gizli göndermeleri yerleştirmiş. Özellikle de Yahudilerin yaşadıkları acıları sanat yoluyla ölümsüzleştirmeye çalışmış. Kendisi Yahudi değildir ama eşi Vera Yahudidir ve Nabokov küçük yaştan itibaren Yahudi düşmanlığına hep tepki göstermiştir.

Bu tez Nabokov'un yapıtlarına tamamen başka bir yorum getirmemize neden oluyor, özellikle de Nabokov hakkındaki en büyük tartışmaların kaynağı olan Lolita romanına. Pitzer Nabokov'un Lolita'da ustaca gizlenmiş göndermeler aracılığıyla çağdaşı Rus göçmenlerinin ve Yahudilerin mücadelesini işlediğini gösteriyor. Nabokov'un son derece keskin aklı ve değişik sanatçı duyarlığı bu göndermeleri dikkatli ve yapısal çalışan okuyucuların keşfetmesi için kitabın için yerleştirmesine neden olmuş. Soljenitzin'in Gulag Takımadaları gibi eserlerde doğrudan rejimin vahşetini anlatması gibi yöntemleri benimsememiş.

Tabii ki kitap yukarıda anlattığım nedenle benim çok işime yaradı ama herhangi bir okuyucunun da ilgisini çekeceğini düşünüyorum, bunu biraz da kitabın 20. Yüzyılın büyük bir bölümünde Avrupa'da ve Amerika'daki olayların gelişimini anlatan bölümlerden oluşmuş yapısına borçlu olduğumuz belli.

Pitzer, bir dedektif özeniyle çalışarak Nabokov'un kitaplarının bir çoğunu kitabında inceliyor ve tezini destekleyen gizli ya da açık göndermeleri keşfediyor, benim gördüğüm tek istisna Transparent Things (İletişim Kasım 2013 baskısı Saydam Şeyler), belki Nabokov'un son kitaplarından biri ama dil oyunlarıyla benim en sevdiğim kitapları arasında.

Tabii kitapta aynı zamanda Nabokov'un yaşamının bazı ilginç ayrıntılarını da keşfediyoruz. Eminim ki 20. yüzyılın en büyük yazarlarından birine getirilen bu yeni yaklaşım onun yaşamı ve yapıtları üzerinde yeni araştırmalar yapılmasını sağlayacak. Aslında konunun zenginliğini ve çekiciliğini düşününce bu kitaptan neden bir biyografik film yapılmasın diye de düşünüyor insan.

Gerek orijinalini, gerekse Yiğit Yavuz'un özenli çevirisini şiddetle tavsiye ederim.