23 Haziran 2015 Salı

Ender'in Oyunu - Vicdanı Olan Kitaplar

Sanırım 14 yaşından beri bir Bilim-Kurgu fan'ıyım, bu yüzden Orson Scott Card'ın Ender serisi kitaplarını üç yıl öncesine kadar nasıl olup da okumadığımın iyi bir açıklaması yok doğrusu. Tabii ki hiç bir zaman geç sayılmayacağı için serinin ilk kitabıyla okumama başladım.

1. Ender's Game (Ender'in Oyunu)

Serinin ilk kitabı olan Ender'in Oyunu'nda Card gelecekte aşırı nüfus yoğunluğundan dolayı ikiden fazla çocuğu olanların haklarını ve ayrıcalıklarını bırakmak zorunda kaldığı bir Dünya'yı ve bir ailenin üçüncü çocuğu olan Ender (Andrew) Wiggins'in öyküsünü anlatıyor. İnsanlık "böcek"leri yani üstün teknolojileriyle Dünya'yı neredeyse yok olma noktasına getiren böceğe benzer uzaylıları zor da olsa yenmiştir. Eğer uzaylılar bir kez daha saldırırsa belki de Dünya'yı yok edebileceklerdir, dolayısıyla Dünya'nın tek bir şansı kalmıştır: onları bulup yok etmek. Bunu yapabilmek için son derece karmaşık savaş oyunları (simulatörler) geliştirmişlerdir ve bu oyunları kazanabilecek yeteneklere sahip ve geleceğin komutanları olabilecek çocuklara gereksinmeleri vardır.


Kitabın son derece heyecan verici ve akıcı bir anlatımı var, bir sürü de ahlak sorusu soruyor. Kitap sürpriz bir sonla bitiyor. Card Ursula Le Guin'den stil olarak çok şey öğrenmiş ve ona saygı gereği icatlarından birini kitabında kullanmış. Bilim Kurgu'nun "Uzaylıları silahla temizleyelim"in dışındaki Bilim-Kurgu eserlerini seviyorsanız son derece tavsiye ederim. Yakın zamanda sinemaya da uyarlanan bu kitap bence serinin en hareketli ve sevilebilir kitabı. Ben kitabı orijinalinden okudum, Türkçe çevirisini Gonca Gülbey ve Kaan Çaydamlı yapmış ve altıkırkbeş yayınlarından çıkmış. İdefiks'teki eleştirilere bakılırsa okuyucular kitabın çevirisini pek beğenmemişler.

2. Speaker for the Dead (Ölülerin Sözcüsü)


Serinin ikinci kitabı Ölülerin Sözcüsü son derece farklı bir stile sahip. İlk kitaptaki öyküye devam eden Card bizi Dünya'dan çok uzakta kurulan ve Brezilya ve Portekiz kökenli, Katolik inancındaki bir toplum olan Lusitania kolonisine götürüyor. Ender Ölülerin Sözcüsü sıfatıyla gezegenin yerlisi olan "domuzcuk" takma adlı yaratıkların öldürdüğü iki koloni üyesinin yaşamı ve ölümleri hakkında konuşmak üzere Lusitania'ya gider. Kızkardeşini bırakarak ve yolculuğun yirmi yıl süreceğinin ve her şeyin değişebileceğinin de farkında olarak (görecelik etkileri nedeniyle kendisi için yalnızca bir kaç hafta geçmiş olacaktır) yanında korkunç bir gizi de taşıyarak gitmektedir. Kolonidekiler tarafından kötü karşılanmasına karşın domuzcuklarla temas kurarak daha önce iki insanın başına gelene benzer korkunç bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bu ikinci kitap son derece felsefi bir içeriğe sahip ve zaman zaman yavaş ilerleyen ve ağır anlatımı nedeniyle okunması zor bir kitap. Ancak bu özelliği nedeniyle de Card'ın derin konuları işleyen bir Bilim Kurgu yazarı olarak ününü de pekiştiriyor.

Kitabı serinin ilk kitabı kadar sevmesem de yine de tavsiye ederim. Her iki kitabın da Bilim Kurgu türü için son derece önemli olan Hugo ve Nebula ödüllerini kazandığını da belirtmeliyim. İkinci kitabın çevirisini Gonca Gülbey tek başına yapmış.


3. Xenocide (Soykırım)


Serinin bu üçüncü kitabının adı Soykırım anlamına gelen Genocide kelimesi üzerine bir kelime oyunu yapılarak (xeno, yani yabancı anlamına gelen ön ek kullanılarak) üretilmiş. Bu sefer konu yine ikinci kitaptaki gibi Lusitania'da geçse de aynı zamanda bir başka koloni gezegeni olan Path (Yol) da görüntümüze giriyor. Bu gezegende Tanrıların kendileriyle konuştuğuna inanılan bazı kişiler vardır. Sayıca az olan bu kişiler herkes tarafından el üstünde tutulur ve Tanrıların isteklerini yerine getirmek için bazı saplantılı ritüelleri uyguladıkları gözlenebilir. Ender Lusitania'daki üç toplumu dengede tutmaya çalışırken bir yandan da kendisine yardım eden Akıllı Yazılım "Jane"in kökenlerini araştırır.

Sanırım bu kitap Kuantum Kuramı ile dinsel metinler arasında gidip gelen konusuyla herkesin hoşuna gitmeyebilir, ancak Card son derece insana özgü sorunları incelemekte ve okuyucuyu insanlığın tüm değerlerinin sorgulandığı uç durumları düşünmeye yönlendirmektedir. Card'ın Mormon tarikatının aktif bir üyesi olduğunu düşününce Din ve Yaşam arasındaki bağlantıları incelemesi de çok şaşırtıcı gelmiyor.

Bu üçüncü kitabın çevirisini Ümit Kayalıoğlu yapmış.

4. Children of the Mind (Aklın Çocukları)

Serinin dördüncü kitabı Aklın Çocukları yine çoğunlukla diyalogdan oluşan ve son derece az hareket içeren kalın bir ciltten oluşuyor. Bu defa Card bir önceki kitabın sonunda tam olarak çözüme ulaştırılmamış olayları izliyor. Bu kitapta Akıllı Yazılım Jane'i ondan kurtulmaya çalışan Dünya Kongresi'nin çabalarına karşın hayatta tutma çabaları ağırlık taşıyor. Ender ise kendi aiua'sının (ruh) üç ayrı kopyasının bilinçsiz de olsa üç ayrı bedeni kontrol etmesi gibi garip bir durumla karşı karşıyadır. Lusitenia inanılmaz derecede güçlü bir bomba tarafından yok edilme tehlikesi altındadır, bu arada herkes kendi felsefi ya da teolojik kuramlarını savunmakla meşguldur. Doğrusu bu oldukça okuması zor bir kitap ve herkesin bu tarzı sevmeyeceğini düşünüyorum ama benim sevdiğim bir tarz olduğu için okumakta güçlük çekmedim.

Bu resmi olarak Ender dizisinin son kitabı ama Ender'in küçük ordusundan geride bıraktığı ve ilk kitaplarda nispeten az yer bulmuş başka karakterlerin macerasını bu seriye paralel bir zamanlamayla anlatan Ender'in Gölgesi dizisinde 5 kitap daha yayınlanmış durumda. Bu ikinci dizi bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilmemiş.


19 Haziran 2015 Cuma

Baba Zula'nın Toplumsallığa Yolculuğu

Baba Zula grubunu ilk kez 2005 yılında çıkardıkları Duble Oryantal albümüyle dinlemiştim. Funk,  rock, anadolu rock ve Türk Halk Müziği gibi türlerden beslenen bu alternatif müzik grubu bu albümde biraz Barış Manço etkisindeki ilginç sözleri olan şarkılarıyla (Prasa, Zerzevat Adam vs.) ve tam olarak sınıflandırılması zor müzikleriyle ilginç bir yelpazeyi içeriyordu. Gerek televizyon şovlarıyla, gerek canlı performanslarındaki görsel öğeler ve otantik giysiler ve enstrümanlarla epeyce ilgi gören grup Kasım 2014'de "34 Oto Sanayi" albümünü çıkardı (Grubun stüdyosunun Maslak Oto Sanayi sitesinde olduğunu belirtmeliyim).

Yeni albümün sound'u çok değişik sayılmaz, yine bir çok müzik türünün kolajı olarak ortaya çıkmış parçalar, sık sık dokuz sekizlik ritmler duyuluyor, ama çok önemli bir fark görülüyor: Şarkı sözleri. Şova ve eğlenceye yönelik alternatif/club müziği repertuarına daha uygun ilginç ama biraz altı boş sözlerin yerini her biri son derece bilinçli seçilmiş, son yıllarda toplumda ortaya çıkan duyarlılıkları, Gezi hareketinin duygusunu, gerçek bir protest yaklaşımını yansıtan sözler bunlar.

Albümün açılış parçası İtaat Etme, bir anlamda baskıya ve tektipleştirilmeye karşı çıkan Gezi gençliğinin bir haykırışı gibi: "zalimliğe yoksulluğa, içinde nefret olana, gözü dönmüş yobazlığa isyancıyım ben". Ya da kör parmağım gözüne der gibi "kız erkek ayırmayana, kimlik nedir sormayana özgürlüğü kırmayana duacıyım ben."

Melike Şahin vokallerde sözlerin hakkını veriyor, ama en protest sözlerde bile biraz Bob Marley rahatlığı seziliyor. Gariplere Yer Yok şarkısında olduğu gibi zaman zaman yitirdiğimiz insanlara bir selam çakabiliyor Baba Zula: "sürüldüm evimden / yerimden yurdumdan. önce rumlar ermeniler, hemen ardından yahudiler, şimdi de kürtler ve romanlar, tahmin et sırada kimler var".

Sinek Koca şarkısında olduğu gibi Roman duygusunu yansıtan sözlere de rastlanıyor. Albümün son parçası Direniş Destanı bir anlamda Baba Zula'nın bu yeni protest ağırlıklı toplumsal yaklaşımını özetliyor: "Hipokrat var yanımızda, demokrasi özgürlükler, mizahımız duvarlarda, yasaklanmış düşünceler, paraleller penguenler, duran adam kızıl kadın, meydan bizim sokak bizim, bu tencere tava bizim".

Baba Zula'nın dönüşüme uğramış gündemi bana bundan sonra onları daha yakından izlemem gerektiği duygusunu verdi. Tekdüze pop şarkılarından sıkıldıysanız Baba Zula'nın bu yeni albümünü ve tabii ki canlı gösterilerini tavsiye ederim.

24 Mayıs 2015 Pazar

Allison Croggon ve Pellinor Serisi

Fntazi kitaplarını türün klasikleri olan Yüzüklerin Efendisi ve Yerdeniz gibi kitaplarla karşılaştırmadan değerlendirmek her zaman zor olmuştur.

Allison Croggon Pellinor serisinin ilk kitaplarında fantasy okurlarına tanıdık gelen bir atmosphere yaratmayı başarmış. "The Naming" (Ad Verme) adını verdiği bu ilk kitapta Croggon ortalama bir köle kızken kendisinin bir Ozan (bir tür sihirbaz) olduğunu keşfeden ve Pellinor hanedanının tek sağ alan mirasçısı olduğunu öğrenen Maerad'ın öyküsünü anlatıyor. Karanlık tarafından takip edilen Maerad bir yerden ötekine seyahat ederek diğer Ozan'larla karşılaşır ve dostunu düşmanından ayırdetmeye çalışır.

Bu kitapta klasik fantazi kitaplarında rastlanan bir çok öğenin kullanılarak eli yüzü düzgün bir öykü ortaya çıkarıldığını düşünüyorum. Öykünün işlenmesi 12 üstü yaş için onaylanan kitabın bazı kanlı savaş ve sihir sahnelerinde uygun olmamış. Tabii ki ortaya çıkarılan bir çok bilmeceyi çözmek için de daha sonraki kitapları beklemek gerekiyor. Yine de bu Avustralyalı yazar kabul edilebilir bir iş çıkararak okunabilir bir seri oluşturmuş.

İkinci kitap olan "The Riddle" (Bilmece), Maerad'ı karanlık güçlerden kaçmaya çalışmasını ve daha da güçlü düşmanlara karşılaşmasını anlatıyor. Kitapların geçtiği dünyayla ve bazı kahramanların ve hainlerin geçmişiyle ilgili daha fazla şey öğreniyoruz. Maerad daha farklı güçlerini keşfediyor ama Karanlık'ı durdurmak için bilmecenin eksik parçalarını bulup çözmesi gerektiğini de anlıyor. İlk kitabın güzel bir devamı ve Tolkien ve LeGuin geleneğini izleyen zevkli bir fantazi kitabı.

Üçüncü kitap "The Crow" (Karga) Maerad'ın yeni keşfettiği kardeşi Hem'in öyküsünü izliyor. Karanlık'ın görevlilerinden saklanmak için güneye gönderilmiştir Hem. Ancak güneyde de kötülüğün simgesi "İsmi Lazım Olmayan" Annar krallıklarına son bir saldırı için ordularını toplamaktadır.

Bu kitapta Maerad'dan haber almayız ama Hem güçlü ve zayıf yönlerini keşfetmektedir. Hem bu kitapta bir şey keşfeder ve o keşfettiği şey ona Maerad'ın kayıp şarkının ikinci yarısını bulma yönündeki arayışına nasıl yarım edeceğini ve Karanlık'ın bir kez daha dünyayı yönetmesini nasıl engelleyeceklerini gösterecektir.


Dördüncü Kitap "The Singing" (Şarkı) Maerad ve Cadvan'ı son derece güçlü ve içinde doğasal güçleri de bulunduran bir ordunun saldırısını durdurmaya çalışırken görüyoruz. Hem ise Saliman'la birlikte Maerad'ı aramaktadır. Sonunda bir araya gelen iki kardeş Ağaçşarkısı'nı tamamlamaya çalışır ama bu göründüğü kadar kolay olmayacaktır.


Bu zevkle okunan serinin sonu bana biraz basit geldi.

Serinin iyi bir sinema malzemesi olacağını düşünüyorum.

9 Mart 2015 Pazartesi

Sonsuz yaşamın maliyeti ne olabilir?


1970'lerde okuduğumda Logan's Run (Logan'ın Kaçışı) kitabı gerçekten hoşuma gitmişti. Distopyaya kayan bir geleceği anlatıyordu. Bu gelecekte nüfus artışı ve ilişkili sorunları çözmek için getirilen çözüm 21 yaşına ulaşan herkesin öldürülmesidir. İnsanların ellerindeki bir kristal 21 yaşına ulaştıklarında siyaha dönmekte, bunu yaşayan herkesin yaşamına bir törenle son verilmektedir. Logan bu sistemi korumak için görevlendirilen bir Kum Adam'dır. Kimileri ise bu sisteme karşı çıkmakta ve kaçmaktadırlar. Logan bu kaçaklardan biri olan Jessica'ya yardım edince onunla birlikte kaçak statüsüne düşer. Eski iş arkadaşlarınca takip edilirken kaçakların sığınabilecekleri rivayet edilen efsanevi bir yer olan Sığınak'ı aramaya başlarlar. Bu ilginç roman daha sonra 1976 yapımı ve baş rollerinde Michael York ile Jenny Agutter'in oynadığı bir filme uyarlanmıştı. Film de fena değildi ve zevkle izlenebiliyordu.

2011 yapımı In Time, başrollerinde Justin Timberlake ve Amanda Seyfried'in oynadığı ve çok benzer bir konuyu ele alan bir film. Bu filmin anlattığı geleceğin dünyasında insanlar genetik olarak değiştirilmiştir ve 25 yaşından sonra yaşlanmaları durur, sonra onlara yaşamaları için 1 yıl süre verilir. Ancak çeşitli yollarla daha fazla zaman kazanabilirler, örneğin çalışarak, çalarak ve başka yollarla. Bir kez (görülebilir) vücut saatleri 0'a indiğinde oldukları yerde birden ölüverirler.

Bu distopyacı gelecekte zaman paradır. Aynı zamanda bugünün kapitalist sisteminin bir yansıması olarak kimsenin başkalarını önemsemediği (ölmek üzere olan birine bir dakika bile zaman verilmediği) bir toplum anlatılır. Annesinin ani ölümüyle şok yaşayan Will Salas toplumdan ve özellikle onu yöneten çok güçlü kişilerden intikam almak için yola çıkar.

Justin Timberlake'in çizdiği güçlü Will Salas portresinden etkilendim (Timberlake'i ilk kez The Social Network filminde seyretmiştim). Amanda Seyfried'de ona zerafetle eşlik ediyor. Filmin sonu biraz zayıf olarak değerlendirilebilir ama ilginç bir kavramın ele alınması ve içine bir kaç hızlı, hareketli sahne eklenmiş karışım olarak kabul edilebilir bir film.


26 Şubat 2015 Perşembe

Balanchine'in Mücevherleri Işıldıyor mu?

Hemen hemen yirmi yıldır yaşadığım Hollanda'da Bale tıpkı Klasik Müzik ve Opera gibi son derece iyi desteklenen ve çoğunlukla belirli bir yaşın üzerindeki bilinçli seyircisi olan, ama gençliğin de önem verdiği sanat dalları. Her türlü tanıtım yolunun kullanılmasının yanı sıra önemli gösterilerden önce genellikle genç dansçıları büyük alışveriş merkezlerinde gösterilerde sergilenecek eserleri kısaca sergilerken ve kamuoyunda dans sanatına yönelik farkındalığı arttırmaya yönelik faaliyetlerde bulunurken görebilirsiniz.

Geçenlerde epeyce reklamı yapılan yeni bir gösteriye bilet alma şansını buldum. Hollanda'nın ulusal balesi olan Het Nationale Ballet'in sahneye koyduğu, ünlü koreograf George Balanchine'in Jewels (Mücevherler) adlı üç ayrı parçadan oluşan gösterisiydi bu.

Gürcü asıllı Balanchine hem 20. yüzyılın en önemli koreograflarından biri, hem de gerek New York City Ballet hem de School of American Ballet kurucusu olarak Amerikan Bale sanatına büyük hizmetleri dokunmuş bir öncü. 1930'larda bir seyahat sırasında önce Fransa'ya kaçmış, oradan da Amerika'ya geçerek yaşamını orada sürdürmüş ve 1983 yılında ölmüş.

Jewels Balanchine'in 1967 yılında hazırladığı ve kimilerince "ilk tam uzunluktaki soyut bale eseri" olarak adlandırılmış bir eser. Üç bölümü adlarını üç mücevherden almış. Bir söylentiye göre Balanchine her gün New York'un şık 5. Cadde'sinde yürüyüş yaparken mücevherlerle süslü vitrinlerden gözünü alamazmış ve sonunda bu mücevherlerin güzelliklerini bir bale eserinde yaşatmaya karar vermiş. Benim gördüğüm kaynaklarda ise Balanchine balenin mücevherlerle bir ilgisi olmadığını, oyuncuların kıyafetlerinin mücevherlere benzediğini söylüyordu. Hangisi doğru bilemem.

Üç bölüm aslında bağımsız olmakla beraber birlikte izlenildiklerinde bir anlamda değişik bale stillerine, değişik klasik müzik geleneklerine ve tabii ki birbirinden güzel değişik kıyafetlere bir selam durma şeklinde algılanabilir.

1. Bölüm: Zümrütler

Bu bölümde dansçılar zümrütlerin renginden esinlenmiş göz alıcı yeşil giysiler içinde, Fransız besteci Gabriel Faure'nin "Pelleas ve Melisande" ve "Shylock" Suitlerinden alınmış müziklerle Fransız tarzı sakin bir dans sergiliyorlar.

Ben daha çok Rus ekolünden somut, konulu bale eserlerine alışık olduğum için bu soyut eseri biraz yadırgadığımı itiraf etmeliyim. Ancak koreografinin ve dansların son derece yüksek kalite olduğu da açıkça görülebiliyordu.

2. Bölüm: Yakutlar

Birinci bölümün tersine bu bölümde hem görsel, hem de danslar açısından çok daha dışavurumcu bir yaklaşım gütmüş Balanchine. Kıyafetler yakut taşının parlak kırmızısına bürünmüş, üzerinde yine süslemeler var. Danstaki bazı hareketler müzikallerdeki dansları anımsatıyor ("Örneğin A Chorus Line"). Müzik olarak Stravinsky'nin "Piyano ve Orkestra İçin Kapris"i kullanılmış ve bu bölüme son derece dramatik bir etki katmış. Bu bölümde Balanchine'in Amerikan Bale ekolüne selam verdiği belirtiliyor. Danslar daha keskin ve modern esintiler taşıyor.

 3. Bölüm: Pırlantalar

Son bölümde Balanchine, Rus bale ekolünün görkemini Çaykovski'nin Opus 39, 3 numaralı senfonisi eşliğinde yansıtıyor. Tablolar son derece kalabalık ve görkemli, kıyafetler pırlantaların beyaz ama parlak yüzeylerini yansıtıyor gibi, ama benim en çok sevdiğim yanı Fındıkkıran, Kuğu Gölü gibi klasik (ve konulu) bale eserlerinin tadını vermesi. Çaykovski'nin müziğinin kullanılması beni bu yönde etkilemiş olabilir tabii.

Eseri büyük bir sakinlik içinde izleyen seyirci bitişinde dansçıları ayakta alkışladı. Bu alkışların bir kısmı da kuşkusuz orkestra şefi Andrea Quinn içindi. Eserin sergilendiği Lucent Danstheatre Lahey kentinin merkezinde ve özellikle dans gösterileri için 1987 yılında inşa edilmiş, 1000 civarında seyirci alabiliyor ve izleyici için güzel bir seyir deneyimi veriyor.

Het Nationale Ballet benden iyi bir not aldı. Kuşkusuz bu alanda çok daha iyi bilinen ve belki de daha iyi olan Bolşoy ya da St. Petersburg Balesi düzeyinde olmasa da her zaman izlenebilecek güzel gösterileri olan bir topluluk olarak radarıma girdiğini söyleyebilirim.

22 Şubat 2015 Pazar

Kayıp Dünya Edebiyatı - H. Rider Haggard'dan "She"

"Kayıp Dünya" edebiyatı özellikle 19. yüzyılın 2. yarısında yaygınlaşmaya başlayan bir edebiyat altdalı. Bu yaygınlaşmadaki en önemli etkenlerden biri, 19. yüzyıl yayılmacılığının sonucu dünyada bir çok bölgede, ama özellikle de Afrika'da yeni bölgelerinin keşfedilmesi. Livingtone ve Stanley gibi kaşiflerin maceraları o zamanlar gazetelerde önemli haberler olarak yer almaktaydı.

İşte H. Rider Haggard bu alt-dalın yaratıcılarından biri olarak görülüyor. 1875-1882 yılları arasında Güney Afrika'da yaşayan Haggard daha sonra İngiltere'ye dönmüş ve o yıldan itibaren özellikle Afrika'daki yaşamından esinlenen romanlar yazmaya başlamış. 1925 yılında ölen Haggard'ın bir kısmı da ölümünden sonra yayınlanan 65 kitabı var.

Haggard 1985'te yayınladığı "King Solomon's Mines" (Kral Süleyman'ın Madenleri" kitabıyla İngiliz dilinde Afrika'da geçen ilk kitabı yazmış. Bu kitabın kahramanı Allan Quatermain daha sonra George Lucas ile Steven Spielberg'in macera dizisi Indiana Jones'taki ana karaktere esin kaynağı olacaktır. Haggard bu kitaptan sonra genelde Afrika'daki bir "Kayıp Dünya"yı anlatan kitaplarına devam etmiş. Kitapların bir çoğu o dönemde çok kullanılan bir yöntemle gazetede "tefrika" olarak yayınlanmış ve sonradan kitaplaştırılmış. Daha sonra bu alt-dalın en önemli yazarı olacak Edgar Rice Burroughs 1920'lerde gerek Tarzan, gerekse Kayıp Dünya serisiyle bu türün en önemli yapıtlarını vermiş.

"She" yine 19. yüzyılda çok kullanılan bir edebi yöntemi kullanıyor. Hikayeyi yazar Haggard anlatıyor, ama ona da hikayenin kahramanı olan Horace Holly anlatmış. Arkadaşı Vincey ölmek üzereyken ona bir takım belgeler vermiş ve oğlu Leo'ya ölümünden sonra gözkulak olmasını istemiştir. Holly Leo'yu himayesine alır ve belgeleri o yirmi beş yaşına gelince incelemek üzere saklar. Yıllar sonra Leo büyüyüp belgeleri okuduklarında şaşırtıcı bir hikayeyle karşılaşırlar. Leo'nun atalarından biri 2000 yıl kadar önce Mısır'da yaşayan Kallikrates'tir. Mısır Firavunları'nın soylu ailesinden gelen Amenartas'a aşık olmuş, ama İsis rahiplerinden olduğu için yeminini bozmak zorunda kalmış ve karısıyla birlikte Mısır'dan kaçmıştır. Afrika'nın içerilerinde esrarengiz bir ülkeye gitmişler, oradaki insanları yöneten bir kraliçe Kallikrates'i eşi olarak almak isteyip Amenartas'ı öldürmeye kalkışmıştır. Amenartas zorlukla kaçmış ama Kallikrates ölmüştür. Amenartas Atina'ya gelir, oğlunu doğurur ve böylece Leo'ya kadar gelecek nesil devam etmiş olur. Leo'nun babası bıraktığı belgelerde kendisinin Afrika'daki o esrarengiz ülkeye gidip atasının geçmişini araştırmaya kalkıştığını, orada Arapça'nın eski bir lehçesini konuşan beyaz bir Kraliçe'nin hüküm sürdüğünü, oradan zorlukla kaçtığını anlatmaktadır. Oğluna da isterse bunları bir efsane olarak ele almasını, isterse de gidip kendi gözleriyle görmesini tavsiye eder.

Tabii ki Leo ve Horace Afrika'ya gidecek, bir sürü maceradan sonra o uzak ülkeye erişip güzel ama aynı derecede acımasız ve korkunç kraliçe Ayesha (Ayşe) ile tanışacaklardır. Tarih tekrarlanır, Ayesha  Leo'ya aşık olur ve ona ölümsüzlüğün sırrını bile göstermeyi teklif eder.

Tabii bu tür romanlar 19. yüzyılın en büyük emperyalist devletlerinden biri olan Birleşik Krallık'ta yaşayan bir romancının bakış açısını yansıtıyor ve genelde yerliler vahşi olarak gösteriliyor ama dengeyi sağlamak için onların arasında da iyi özelliklere sahip olanlar yüceltiliyor.

Roman 19. yüzyılın tipik özelliklerini içeriyor ve günümüz okuru için biraz zor bir metin olarak ortaya çıkıyor ama Kayıp Dünya tarzı romanları sevenler için türün bu ilk örneklerinden biri olarak ilginç gelebilir.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit Polisiyesi

Ahmet Ümit'ten yine harika bir polisiye. Her fırsatta Beyoğlu'na ne kadar düşkün olduğunu belirtmeden edemiyen Ümit'in Beyoğlu'nda geçen bir polisiye yazması garip değil kuşkusuz. (Daha sonra Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni de yazdı zaten)

Bu kitapta Ümit'in meşhur dedektifi Başkomiser Nevzat yok ama en az onun kadar ilginç üç arkadaş var. Nihat, Selim ve Kenan aralarından su sızmayan, birbirlerine pek benzememelerine rağmen her zaman arkadaşlıklarını ön planda tutan can dostlardır. Selim yönettiği tekstil işi sayesinde iyi durumdadır ama büyümek için yabancı ortaklara ihtiyaç duyar ve onun arayışı içindedir. İşten artakalan zamanını Down sendromlu oğluna ayırmaya çalışır. Kenan en zenginleridir, pek ne yapacağını bilemediği için dönem dönem değişik heveslere kapılır. Aralarında tek bekar odur. Nihat bir yandan şair eşi Melek'i memnun etmeye çalışır, bir yandan da maddi sıkıntılar içinde boğulur. Kenan'ın geçirdiği bir uçak kazasında ölümden dönmesi hayata bakış açısını değiştirir ve bu dünyada bir iz bırakmak için bir şeyler yapması gerektiğine inanır. Fotoğrafçılığa merak sarar. Ama eleştirmenler belki de zengin bir züppe olarak gördüklerinden ona pek aldırış etmezler. Bunun üzerine aklına gelen bir fikri uygulamaya karar verir. Tanıdık bir komiserden alacağı cinayet dosyalarını inceleyecek ve her bir cinayeti fotoğraflarla yeniden canlandıracaktır. Kendisine aralarına yeni karışan Katya adlı bir Rus kızı yardım edecektir. Arkadaşları bu fikre başta pek sıcak bakmazlar, başının belaya gireceğini düşünürler. Ellerine geçen dosyaları incelediklerinde bazı cinayetlerde ortak noktalar görmeye başlarlar ve ucu Ortaçağın ünlü simyacısı Nicolas Flamel'e kadar uzanan ipuçlarını izlemeye başlarlar. (Bu arada Nicolas Flamel'in Harry Potter serisinin ilk kitabı olan Felsefe Taşı'nda ölümsüzlüğün sırrını içerdiği düşünülen Felsefe Taşı'nı üreten simyacı olduğunu da anımsayalım).

Ümit bu romanda polisiyenin bir çok mekanizmasını birlikte kullanıyor ve ünlü polisiye yazarlarına da selam çakıyor. Sürprizler, aniden değişen bakış açıları ve son ana kadar kestiremediğiniz gidişat kitabı son derece akıcı ve heyecanlı kılıyor.

Başkomiser Nevzat'lı kitaplarını daha çok sevsem de Beyoğlu Rapsodisi Ahmet Ümit külliyatında önemli bir mihenk taşı olarak duracak benim için.

4 Şubat 2015 Çarşamba

2015 Oscar Adaylarını İzliyoruz : Whiplash

 Whiplash, Damien Chazelle'in 2015 Oscar Ödülleri'ne 5 dalda (En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Montaj ve En İyi Miks) aday olan filmi.

Genç bir caz davulcusu olan Andrew'nun New York'un en prestijli müzik okuluna zorlanarak da olsa girmiştir. Okulun en önemli caz grubunun yöneticisi Fletcher beğendiği öğrencileri grubuna davet etmekte, sonra onları işkenceye varan yöntemler kullanarak yürüttüğü çalışmalarla sonuna kadar zorlayarak vahşi müzik piyasasında ayakta kalabilecek ve olağanüstü bir cevheri olanları keşfetmeye çalışmaktadır.

Andrew annesinin kendisini küçük yaşta terk etmiş olmasının ezikliğini duyarak başarısız bir yazarlık denemesi olan ve öğretmenlikle geçinen babasıyla arada bir sinemaya gitmekte ve herhangi bir sosyal yaşamı olmadan çalışmadan çalışmaya giderek müzik dışında herhangi bir rengi olmayan bir yaşam sürmektedir.

Film bu aşırı yöntemi sürdüren zorba orkestra şefiyle hayran olduğu caz davulcularının düzeyine çıkmayı hayal eden Andrew arasında bir güç ve dayanıklılık gösterisi haline dönüşerek sürüyor.

Filmle ilgili hem olumlu hem olumsuz şeyler söylemek mümkün. Gördüğüm bazı eleştiriler caz müziğinin ve caz orkestralarının filmdeki gibi olmadığını ve her zaman doğaçlamaya dayalı olduğundan anlatılan tarz çalışmaların yapılamayacağını söylüyor. Hatta filmde Charlie Parker ile ilgili anlatılan hikayenin de gerçekliğini sorguluyorlar. Bu bana biraz kraldan çok kralcılık gibi geliyor. Tabii konu bir caz müzisyenini anlatıyor ama bunun önemli olduğunu düşünmüyorum. Filmin sorgulamaya çalıştığı şey bir anlamda mükemmelliğe ulaşma çabasının sınırlarıyla ilgili. İnsan kendi bu yolda nereye kadar zorlayabilir ve nereye kadar zorlamalı? Bu temayı işleyen önemli bir film de Natalie Portman'lı Black Swan. Portman'ın önemli bir bale topluluğunun baş balerini olmaya çalışan ve Kuğu Gölü'nde hem iyi hem kötü kuğuyu oynamaya çalışan Nina Ayers rolünde 2011 En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını aldığı filmde hırsı nedeniyle gerçeklikle bağlantısı kesilen bir sanatçının acı hikayesi anlatılıyordu. Chazelle'in filmi Black Swan kadar karanlık ve karamsar değil ama benzeri soruları bize soruyor. Filmin sonu bu sorgulamayı ve belki de yönetmenin vermek istediği mesajı biraz bozuyor gibi geldi bana.

Anladığım kadarıyla başrolde oynayan Miles Teller bütün davul çalma sahnelerini kendi çekmiş, bunu da takdir etmemek mümkün değil, sahnelerin yoğunluğunu filmde hissediyorsunuz.

J.K. Simmons filmdeki rolüyle şimdiden Altın Küre ve BAFTA (İngiliz Sinema Ödülleri) En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü almış, Oscar'ı alması şaşırtıcı olmaz. Ben filmin karışık mesajıyla En İyi Film ya da Senaryo ödüllerini almasını beklemiyorum.

Seyretmenizi tavsiye ederim.

Vladimir Nabokov'un Gizli Tarihi - Ünlü yazara farklı bir bakış

Yazılarımı izleyenler Nabokov hayranlığımı biliyorlar artık.

Andrea Pitzer'in The Secret History of Vladimir Nabokov kitabından çevirmen dostum Yiğit Yavuz sayesinde haberim oldu. Yiğit Yavuz bazılarının izlemiş olabileceği gibi Nabokov'un başyapıtı Pale Fire çevirisini (Şubat 2014'te İletişim'den çıkan Solgun Ateş) yapmıştı ve Pitzer'in bu kitabını çevirmeye başladığını haber verdi (Ekim 2014'te İletişim'den çıkan Vladimir Nabokov : Yazarın Gizli Tarihi). O zaman kitabı Amazon'dan alıp Kindle versiyonunu okuma şansı buldum.

Üzerinde çalıştığım Nabokov uyarlaması oyunun (Bend Sinister - Yansıma) arka planına yardımcı olacağı düşüncesiyle kitabı bir an önce okumak istemiştim. Kitap aslında Andrea Pitzer'in yıllar önce Harvard Üniversitesi'nin bir bursu sayesinde yaptığı ve üzerinde yıllarca çalışmış olduğu anlaşılan bir araştırmasının genişletilmiş versiyonu. Araştırmanın kalitesi kitabın sonundaki notlar bölümünün genişliğinden de belli oluyor (okuduğum versiyonda kitabın neredeyse üçte birini kapsıyordu).

Aslında Pitzer'ın kitaptaki tezi oldukça basit : Nabokov tartışmalı bir yazar olarak bilinir, özellikle de Lolita romanında bir pedofili rahatsız edici bir yaklaşımla sergilemesi ve sanatı sanat için yaptığı ve dış dünyada olanlarla ilgilenmediği savlarından dolayı. Kendisi de bir anlamda bu yaklaşımı güçlendirmiş - özellikle de yapmış olabilir tabii. İşte Bend Sinister romanının önsözünde söyledikleri (çeviri bana ait):

Politika ve ekonomi, atom bombası, ilkel ve soyut sanat biçimleri, tüm Uzak Doğu, Sovyet Rusya'da "yumuşama" belirtileri, insanlığın geleceği vesaire benim tamamen kayıtsız kaldığım şeyler


Pitzer'in tezine göre bu aslında büyük bir aldatmaca. Nabokov aslında gerçek yaşamla ilgili gözlemlerini kitaplarına yerleştiriyor ama bunu son derece açık olmayan bir biçimde yapıyor. Nabokov'un bütün eserlerini okuduğunuzda arka planda ortak bir tema ortaya çıkıyor : Aslında Nabokov politikayla ilgilenmediğini söyleyip dursa da aslında kitaplarının içine Nazi ve Sovyet rejimlerinin işlediği vahşet suçlarıyla (örneğin Nazilerin Dachau'su ya da Sovyetlerin Gulag'ları gibi toplama kamplarıyla) ilgili gizli göndermeleri yerleştirmiş. Özellikle de Yahudilerin yaşadıkları acıları sanat yoluyla ölümsüzleştirmeye çalışmış. Kendisi Yahudi değildir ama eşi Vera Yahudidir ve Nabokov küçük yaştan itibaren Yahudi düşmanlığına hep tepki göstermiştir.

Bu tez Nabokov'un yapıtlarına tamamen başka bir yorum getirmemize neden oluyor, özellikle de Nabokov hakkındaki en büyük tartışmaların kaynağı olan Lolita romanına. Pitzer Nabokov'un Lolita'da ustaca gizlenmiş göndermeler aracılığıyla çağdaşı Rus göçmenlerinin ve Yahudilerin mücadelesini işlediğini gösteriyor. Nabokov'un son derece keskin aklı ve değişik sanatçı duyarlığı bu göndermeleri dikkatli ve yapısal çalışan okuyucuların keşfetmesi için kitabın için yerleştirmesine neden olmuş. Soljenitzin'in Gulag Takımadaları gibi eserlerde doğrudan rejimin vahşetini anlatması gibi yöntemleri benimsememiş.

Tabii ki kitap yukarıda anlattığım nedenle benim çok işime yaradı ama herhangi bir okuyucunun da ilgisini çekeceğini düşünüyorum, bunu biraz da kitabın 20. Yüzyılın büyük bir bölümünde Avrupa'da ve Amerika'daki olayların gelişimini anlatan bölümlerden oluşmuş yapısına borçlu olduğumuz belli.

Pitzer, bir dedektif özeniyle çalışarak Nabokov'un kitaplarının bir çoğunu kitabında inceliyor ve tezini destekleyen gizli ya da açık göndermeleri keşfediyor, benim gördüğüm tek istisna Transparent Things (İletişim Kasım 2013 baskısı Saydam Şeyler), belki Nabokov'un son kitaplarından biri ama dil oyunlarıyla benim en sevdiğim kitapları arasında.

Tabii kitapta aynı zamanda Nabokov'un yaşamının bazı ilginç ayrıntılarını da keşfediyoruz. Eminim ki 20. yüzyılın en büyük yazarlarından birine getirilen bu yeni yaklaşım onun yaşamı ve yapıtları üzerinde yeni araştırmalar yapılmasını sağlayacak. Aslında konunun zenginliğini ve çekiciliğini düşününce bu kitaptan neden bir biyografik film yapılmasın diye de düşünüyor insan.

Gerek orijinalini, gerekse Yiğit Yavuz'un özenli çevirisini şiddetle tavsiye ederim.









3 Şubat 2015 Salı

Ustam ve Ben

Elif Şafak'ın bütün kitapları yayınlandıkları andan itibaren tartışma konusu oluyor. En son romanı Ustam ve Ben de bu geleneği bozmadı ve özellikle Arkitera web sitesinde yayınlanan bir yazı aracılığıyla da hem mimarlık bilgisine hem 16. Yüzyıl Osmanlı yaşamına aykırı anlatımlar ve bilgiler olduğu eleştirisi getirildi.

Kitabı okumaya başlamam biraz zaman aldığı için bütün bu eleştirileri okumuş oldum ama kitabı okurken mümkün olduğunca onlardan etkilenmemeye çalıştım.

Elif Şafak'ın bu yeni kitabında ana konu 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman'ın sarayına Hindistan'dan gelen bir filin bakıcısı olarak giren "filbaz" Cihan'ın çevresinde dönüyor. Daha sonra Mimar Sinan'ın çıraklarından biri olacak olan Cihan, ustasının uzun süren yaşamı boyunca hem eserlerine katkıda bulunacak, hem de saray bahçesindeki fil aracılığıyla Osmanlı'nın bu çalkantılı döneminde (ve daha sonraki Selim ve Murat dönemlerinde de) olan bitenleri gözleyecektir.

Benim için yukarıda belirtilen türden eleştirilerin fazla anlamı yok, Çünkü kurgusal bir yapıtın bir tarih kitabı gibi doğruları tüm yönleriyle yansıtmak gibi bir derdi olduğuna inanmıyorum. Nitekim Elif Şafak kitabın sonsözünde romanın akışı için tarihsel gerçeklerde (özellikle tarihlerde) bazı küçük oynamalar yaptığını söylüyor. Roman eleştirisinin edebiyat çerçevesinde yapılması ve edebi tekniklerin, dilin eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu tür bir eleştiri yaklaşımını benimsediğimizde eleştirilecek şeyler buluyoruz. Öncelikle romanın yapısının Elif Şafak'ın pek sevdiği ve önceki bir çok romanında uyguladığı bir yapı olduğunu saptayabiliriz. Bu yapıda romanın sonunda baştan beri ipuçları verilen ama tam olarak söylenmeyen bir gerçek ortaya çıkar. Bu gerçek bazen beklenmedik ölçüde şok edici de olabilir (Mahrem ve Pinhan akla geliyor). Bu bir anlamda da hafif bir polisiye havası veriyor kitaplarına. Ama Ustam ve Ben'de bu "sır" ortaya çıktığında pek aynı hissi vermedi bana. Yani arka plandaki esrar bir polisiye romanın o gizemli heyecanını yaratmaya yetecek bir şey değildi. Bir de bu türün (kimileri "tarihsel polisiye" diye adlandırıyor) iyi örneklerinde, örneğin Umberto Eco'nun "Gülün Adı"nda tüm kitap bu esrarı çözmeye doğru yapılan yolculuğu anlatır, ama bunu Ustam ve Ben'de bulamadım. Daha çok ilginç bir dönemin önemli tarihi kişilerinin yer aldığı bir tür pastiş oluşturuyor.

Yine de kitap okunmaya değer. En azından benim için İskender'le gelen hayal kırıklığını bir ölçüde de olsa gideriyor.

29 Ocak 2015 Perşembe

Kim Korkar Frankenstein'dan?


Çocukluk kabuslarımızda kurt adamlar, vampirler, şeytanlar ve benzeri yaratıklar olabilir. Bu yaratıkların en ünlülerinden biri de kuşkusuz Frankenstein'ın canavarıdır. Bazılarımız belki de Frankenstein filmlerinin ilki olan ve şu anda dünya klasiği olan Boris Karloff'un canavarı canlandırdığı filmi görmüş olabiliriz (Ben filmin eski, silik bir kopyasını bir taşra sinemasında gördüğümü hatırlıyorum).

Filminin bu kadar popüler olmasına karşın Mary Wollstonecraft Shelley'nin 1818'de yayınladığı orijinal Frankenstein kitabını okuyan azdır. Tabii ki "Frankenstein" terimi bir çok dilde korkunç bir yaratığı tarif etmekte kullanılsa da aslında canavarın adı değil, onu yaratan bilim adamının adıdır.

Edebiyat alanında çok iyi incelenmemiş Mary Shelley'nin yaşamına ve dostlarına baktığımızda 18. ve 19. yüzyıllarda oldukça etkili olan bir çok yazara rastlıyoruz. Babası William Godwin, Caleb Williams gibi romanlarla adını duyuran bir radikal anarşist ve ateistti. Godwin'in evlendiği Mary Wollstonecraft zamanının tartışmalarına Vindication of the Rights of Women kitabıyla katkıda bulunmuş bir felsefeci ve kadın hakları savunucusuydu. Kızları Mary ise ünlü şair Percy Bysshe Shelley'le evlenmişti.

Kitabın çıktığı dönem büyük olaylara gebe olmuştur. Kaptan Cook'un Güney denizlerindeki gezileri daha önce Avrupa'da bilinmeyen bir sürü bilgi türünün ortaya çıkmasını sağlamıştı. Erasmus Darwin (Charles Darwin'in büyükbabası) evrimci fikirleri şiirlerinde ve iki ciltlik Zoonomia'sında işlemeye başlar. Sanayi Devrimi tüm hızıyla sürmektedir, doğa bilimleri her gün ilerlemektedir. Buharlı bir gemi ilk kez Atlantik Okyanusu'nu geçmiştir. Lokomotifler, demiryolları, karayolları ve köprüler inşa edilmekte, elektriğin kullanımı araştırılmaktadır.

Mary Shelley bir çok kişi tarafından etkilenerek Gotik geleneğinden gelmişe benzeyen bir kitap yazmıştır ama kitapta yaşadığı çağın bütün çelişkileri görülebilir. Kitabın ana teması sağduyuyla modern insanın düşünceleri arasındaki çelişkidir.

Victor Frankenstein yaşamın sırrını keşfetmeye çalışmaktadır ve bu zor arayış sırasında hem toplumdan hem de arkadaşlarından soyutlanmıştır. Bu tabii ki Goethe'nin Faust'undakine benzer bir arayıştır ama mistisizm ve dinin yerini bilim almıştır. Frankenstein'ın başarısı - bir canlı yaratmak - bir dizi aşamanın ve çok çalışmanın sonucudur, doğaüstü ya da dinsel güçlerin sonucu değildir. Shelley Romantik edebiyatın ana temalarını tam olarak terketmemiş ama İnsan'ın ikili özelliğini göstermiştir. Bu tür bir ikilik daha sonra Dorian Grey'in Portresi ve Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi romanlarda yeniden ortaya çıkacaktır.

Bir yandan insanlığın doğayı sürekli yenerek yaşam koşullarını iyileştireceği inancı vardır ama diğer yandan insanın doğası ve karakterinin bunion gerçekleştirmesine engel olacağı da düşünülmektedir. Belki de Shelley'nin romanı edebiyatta bilimin artı ve eksilerinin incelendiği ilk örnektir.

Kısaca kitabın konusuna bakarsak Victor Frankenstein yaptığı uzun ve saplantı derecesine varan deneylerin sonunda kadavralardan birleştirerek oluşturduğu yaratığa can vermeyi başarır ama daha sonra yaptığından dehşet duyarak kaçar, Yaratık ise ortadan kaybolur. Daha sonraları garip olaylar olur ve hatta bir cinayet işlenir, sonra bunları yaratığın yaptığı anlaşılır. Yaratık geri dönüp başından geçenleri Frankenstein'a anlatır. Hayata geldikten sonra hiç bir şey bilmeden ve anlamadan kaçmış, sağ kalmaya çalışmıştır ama insanların saldırısına uğramıştır. Herkesten kaçar ve saklanarak yaşar, bütün bu çektiklerinden ise kendisini yaratan Frankenstein'ı sorumlu tutar ve onu tehdit eder, düğün gecesinde görüşeceklerdir. Düğün gecesinde yaratık ortaya çıkar ve Frankenstein'ın nişanlısını öldürür. Kitabın bundan sonrasında Frankenstein'ın canavarı dünyanın çeşitli yerlerinde takip etmesi ve intikam peşinde koşması anlatılır.

Roman ilk yayınlandığında son derece başarılı bir Gotik roman olarak değerlendirilmişti. Eleştirmenler Gotik gelenekten bir ayrılışı simgeleyen romanın yapısını ve içeriğini gerçekten anlayamadılar. Shelley önce geniş hayal gücünün yardımıyla yaratma sürecini anlatır, sonra sağduyusunu ve etkilendiği bütün düşünceleri harmanlayarak ana temaya alt temalar eklemiş ve sağduyuyla duyguların dengelendiği bir sentez oluşturmuştur. Bu alt temalar romanın yapısını biraz zedelemiştir ama roman o dönemin romanlarındaki tipik anlatım stili olan ve her şeyi bilen bir anlatıcının okuyucu için didaktik bir monologla olayları anlattığı bir stille karşılaştırıldığında fark görülecektir. Bazı yazarlar da bu kitabın bilinen ilk Bilim Kurgu romanı olduğunu öne sürerler.

İlginç noktalardan biri de kitaptaki yaratığın bir adı olmamasıdır. Modern İnsanın Bilim'le tanışmasını simgeleyen Frankenstein kendi yarattığı ama tam olarak anlayamadığı bir şeyin kurbanı olur.

Romanın tümünde ciddi çatışmalar görülür. Shelley Darvinizmden yola çıkar ve değişim ve yaratıcılığı doğaya bağlar ama daha sonra Milton'un Kayıp Cennet kitabındaki teolojiye ulaşır. Yaratığın kendini anlatış biçimi Milton'un kitabındaki düşmüş melek Lucifer'i anımsatır.

Bir başka çatışma da "bilimsel" gelenekler arasındadır. Frankenstein önce çözümü Paracelsus ve Albertus Magnus gibi eski simyacılarda arar ama daha sonra - bugünkü standartlara göre kaba da olsa - bilimsel yöntemi keşfeder. Shelley bu yeni dönemdeki değişimlerin farkındadır ve eski dönemlere ait simya ve benzeri tozlu kalıntılara gerek olmadığını da bilmektedir.

Kitabın genelde ihmal edilmesinin bir nedeni de Frankenstein filmlerinin sinemadaki başarısı olabilir. Sessiz dönemde bir çok kez filme alındıktan sonra Boris Karloff'un 1931 tiplemesiyle filmler gerçekten başarıya yürümüştür. Orijinal filmden sonra Frankenstein'ın Oğlu, Kızı, Hayaleti, Evi, Gelini vs. konu alan filmler de çekilmiştir. Daha sonra da Drakula, Kurt Adam ve diğer mitik karakterlerle de savaşmıştır.

Karloff'un korkutucu tiplemesinin ardında değişen bir dünyanın zamanın edebiyatında ve yazarlarında oluşturduğu karmaşık etkileri yansıtan son derece parlak bir kitap yatmaktadır.

(Bu yazının orijinalinde Brian W. Aldiss'in Billion Year Spree kitabından yararlanmıştım)

28 Ocak 2015 Çarşamba

Bollywood sinemasından görkemli bir yapıt : PK

Benim yaşlarımdakiler için Hint Sineması Raj Kapoor ve Avare'ydi. 1951 yılında çevrilmiş bu filmi 60'ların Beyoğlu'sunda bir sinemada seyrettiğimi hatırlıyorum. Yeşilçam duygusallığını bize yaşattığı ve melodramatik konusunu şarkı ve danslarla süslediği için hoşumuza gitmişti sanırım.

Daha sonraki yıllarda Hint sineması doğrusu pek ilgimi çekmedi, Gandhi, Slumdog Millionaire gibi Hindistan'la ilgili filmler aslında yabancı yönetmenlerin çektiği filmlerdi.

PK, bu uzun araya bir son verirken aynı zamanda günümüz Bollywood sinemasının yeteneklerini göstermesi açısından da ilginç bir örnek oldu benim için.

Rajkumar Hirani'nin yönettiği filmde, Hint sinemasının en ünlü erkek oyuncularından Aamir Khan ile nispeten yeni sivrilmeye başlayan Anushka Sharma başrollerde oynuyor.

Filmin ilk bölümü Belçika'nın Bruges kentinde geçiyor. Okumak için orada bulunan Hintli kız öğrenci Jaggat bir konsere bilet bulmaya çalışırken Pakistan'lı Sarfaraz ile tanışıyor. İlk andaki önyargısını aştıktan sonra birlikte iyi zaman geçirmeye çalışıyorlar ve ona aşık olduğunu farkediyor. Ailesiyle video görüşmesi yaparken bunu öğrenen babası ailelerinin yakın dostu, din adamı Tapasvi'den yardım etmesini rica ediyor. Herkesin kehanetlerine değer verdiği Tapasvi Pakistan'lı çocuğun kendisini aldatacağını, bu ilişkiyi hemen bitirmesini tavsiye ediyor. Bütün bunlardan bunalan Jaggat Sarfaraz'a hemen evlenmek istediğini söylüyor ve ertesi gün kilisede evlenmek üzere gün alıyorlar. Kilisede beklerken Sarfaraz'ın görünmemesi ve bir mektupla bu evliliğin olamayacağını söylemesi üzerine Jaggat hayal kırıklığı içinde Hindistan'a dönüyor ve bir televizyonda muhabir olarak çalışmaya başlıyor.

Bu arada  bir uzay gemisinin Hindistan'ın Rajastan eyaletinde çölümsü bir yere indiğini ve boynunda yanıp sönen bir madalyon olan çıplak bir erkeği bıraktığını görüyoruz (Terminator'a bir gönderme mi?). Uzaylımızın dünyalıları anlamaya çalışması, konuşmayı öğrenmesi zaman alıyor ve tabii ki beklendiği gibi yolları Jaggat ile kesişiyor. Bu egzantrik ve tabii ki deli olduğu aşikar (?) olan adamla karşılaşan Jaggat onun öyküsünü öğrenmek istiyor muhabir sezgisiyle. İşte film bu noktadan sonra esas deli dolu anlatımına başlıyor.

Dünyayı hiç anlamayan ve her söylenene güvenen uzaylı (bu arada herkes ona PK misin demektedir, bu adı benimser, ama Hintçe'de anlamı sarhoştur, gerçi bu filmde hiç belirtilmez....) çevresinde gördüğü şeylere ve özellikle Hindistan'da yüzlercesi olan değişik dinlere ve onların ritüellerine anlam vermeye çalışır. Dinlerin beklentilerini karşılamaya çalıştıkça da başına olağanüstü komik olaylar gelir. Ama onun amacı evine dönmesini sağlayacak kumanda cihazını bulmasına yardım edecek bir tanrı bulmaktır.

Aamir Khan'ın oyunu gerçekten olağanüstü, bir anlamda Tom Hanks'in Forrest Gump filminde canlandırdığına benzer bir karakter yaratmış (Khan'ın Stanislavski Metod'unu benimseyen bir oyuncu olduğunu belirtmeliyim). Anushka Sharma da ona büyük bir uyum göstermiş. Filmdeki yüzlerce küçük karakter anlatıma çok şey katıyor. PK'in naifçe sorduğu sorular ve aldığı cevaplar karşısında tamamen yanlış anlamayla izlediği yollar insanı kahkahayla güldürürken bir yandan da dünyada karşılaştığımız davranışların ve sahteliklerin gülünçlüğü konusunda da belki bildiğimiz şeyleri pekiştirmemizi sağlıyor. Önemli bir yanı da bize Hindistan'ın inanılmaz zenginliği olan düşünce ve inanç sistemlerini, bunlardan nemalanan asalakları, fakirliği, renkleri, coşkuyu, eğlenceyi ve sefaleti görme olanağı sağlaması.

Üç saate yakın sürenin nasıl geçtiğini anlamayacağınız filmi şiddetle tavsiye ederim. Bonus olarak son derece güzel müzikleri ve Hint filmlerinin olmazsa olmazı iki üç dans sahnesini de bulabilirsiniz.

21 Ocak 2015 Çarşamba

2015 Oscar adaylarını izliyoruz : Boyhood

Boyhood, uzun zamandır üzerinde konuşulan ve Oscar'ların önemli filmlerinden biri olmaya aday bir Richard Linklater filmi. En İyi Film, En iyi Yardımcı Oyuncu (Erkek ve Kadın), En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Montaj dalları olmak üzere tam 6 dalda aday olmuş.

Filmin çekiliş öyküsü belki de kendisi kadar ilginç. Richard Linklater bağımsız (Indie) film yönetmenlerinden biri. Bir çocuğun yıllar boyunca gelişimini yaşamından kesitler vererek anlatmak çok da rastlanmamış bir anlatım biçimi değil. Bu filmi orijinal kılan ise Linklater'ın filmi 2003-2012 yılları arasında çeşitli dönemlerde toplam 45 günlük bir sürede (her yıl çekimlere bir hafta ayırarak ve filmin ana karakterlerini aynı oyuncularla sürdürerek çekmiş. Yani filmin ana kahramanı olan Mason, ablası Samantha ve filmdeki çocukların bir çoğu büyürken babasını canlandıran Ethan Hawke ve annesi rolündeki Patricia Arquette yaşlanıyorlar.

Tabii ki filmi önemli kılan bu ilginç ve belki daha önce denenmemiş çekim tekniği değil sadece. Bu teknik önemli, çünkü karakterlerin gelişimini, çocukların değişik yaşlarını değişik oyuncuların canlandırmasına oranla çok daha inandırıcı kılıyor. Tabii çocuk oyuncular için bu büyük bir risk aslında. Bütün o yıllar boyunca sinemayla ilgili kalmaları, kendi yaşamlarında ve kişiliklerindeki değişimlerden bağımsız olarak karakterleri ekranda tutarlı canlandırabilmeleri çok kolay görünmüyor.

Filmin güçlü yanlarından biri aile kavramını çok güzel kullanması, ama idealize etmeden, Amerikan ailesinin ve belki de Amerikan Rüyası'nın çuvalladığı noktaları da açıkça ortaya koyarak anlatması. Yönetmenin dilini son derece samimi buldum. Sonuçta ana odak noktamız Mason bir süper kahraman değil, oldukça sıradan ama belki biraz sanata ilgi duyan, çevresindeki dünyayı ve kişileri sorgulayan, ailesinin geçtiği bütün olumsuz aşamalara karşın kendi geleceğini keşfetmeye çalışan bir çocuk.

Texas'ta Amerika'nın en geleneksel kitlesiyle ("Redneck" adı verilen tutucu, cinsiyetçi, genelde Cumhuriyetçi partiye oy veren kitle) büyük şehirlerdeki ve üniversitelerdeki modern kitlenin karşılaşma noktalarındaki komik sürtüşmeler alt bir tema olarak gülümsetiyor.

Mason rolündeki Ellar Coltrane anlaşılıyor ki çok iyi bir oyuncu olacak, Ethan Hawke ve Patricia Arquette kontrollü ama dolu bir oyunculuk gösteriyorlar, filmdeki diğer küçük roller de özenle yazılmış ve canlandırılmış.

Film şimdiden Altın Küre ödüllerinde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleriyle, Patricia Arquette'in rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü toparlamış, bir çok festivalde toplam 110 civarında ödül kazanmış, Oscar'lar için de şansının yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Üç saate yakın uzunluğuyla oldukça yoğun bu filmi hiç sıkılmadan seyredebileceğinizi garanti edebilirim ve şiddetle tavsiye ediyorum.



18 Ocak 2015 Pazar

Tarih Değiştirilebilir mi? Kelebek Etkisi....

Kennedy Suikastı bir kaç kuşak Amerikalının takıntılarından biri ve bu suikastla ilgili komplo teorilerinden ilham alanların düzinelerce kitap yazmasına ve film çevirmesine neden olmuş.

Şimdi de bu görevi Stephen King devralıyor. "11.22.63" kitabının (Kitabın adı Kennedy'nin öldürüldüğü tarih olan 22 Kasım 1963 tarihini gösteriyor) kahramanı Jake Epping kısa zaman önce karısından ayrılmış bir öğretmen. Al'ın Lokantası'nın sahibi Al ile arkadaş olur. Bir gün Al ona açılır. Al'e kanser teşhisi konmuştur ve son aşamasındadır. Jake ile bir sırrını paylaşmak ister. Lokantasının arka tarafında bir uzay-zaman anomalisi (bir tür zaman tüneli) keşfetmiştir. Jake'i geçmişi yaşaması için bu anomaliden gönderirken aklında ne olduğunu açıklar. Bilmediği bir nedenle bu anomali 1958 yılına gitmektedir. Yani Başkan Kennedy'nin Lee Harvey Oswald tarafından (ya da komplo teorisine inananlar için başka biri tarafından) öldürülmesinden 5 yıl önceye.

Al herhangi biri bu delikten geri döndüğünde deliğin kendini sıfırladığını açıklar. Kendisi şimdiye kadar yüzlerce kez geri gitmiştir ve Kennedy suikastını engellemeye yarayacak bir sürü bilgi toplamıştır. Şimdi ölecektir ve lokantasına kısa süre sonra banka tarafından el konacaktır. Jake'in geri gidip Kennedy Suikastı'nı önlemesini ister.

Jake önce geriye gidip bu teorinin çalışıp çalışmayacağını denemek ister, bir yandan hep aklında Kelebek Etkisi kuramı vardır. Bu teoriye göre dinamik bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişiklikler büyük ve öngörülmez sonuçlar doğurabilir. Jake tüm ailesini şiddet dolu babası yüzünden kaybeden kapıcısının yaşamını değiştirerek geçmişi değiştirip değiştiremeyeceğini sınamaya karar verir.

Bu deneme - bir ölçüde - başarılı olunca büyük görevi gerçekleştirmeye karar verir ve geri döner. Gelecekle ilgili bilgileri ve yanında taşıdığı ayrıntılı notlarıyla bahislerden epeyce para kazanabilecektir.

Ama bilmediği bir şey vardır. Geçmiş, değişime karşı büyük bir direnç gösterir. Belki de seyahatleri bir öncekilerin etkilerini tam olarak sıfırlayamıyordur...

En kötüsü de karşısına çıkan yeni bir engeldir. Genç bir öğretmen olan Sadie ile tanışmış ve hayatının aşkını bulmuştur. Bu asil gorevini icra ederken onu kaybetmeyi göze alabilecek midir? Eğer suikastı önlemeyi başarabilirse ne olacaktır? Kelebek Etkisi nasıl sonuçlar doğuracaktır? Takvim 22 Kasım 1963'e yaklaşırken hem Lee Harvey Oswald'ın karmaşık yolculuğunu takip etmekte hem de geçmişte en az sayıda değişikliğe yol açarak bu büyük olayı engelleme fırsatını elde etmeye çalışacaktır.

King gerçekte öyküsünün arkasındaki Bilim-Kurgu altyapısıyla pek ilgilenmiyor kitapta. Onun ilgilendiği büyük bir aşk öyküsü ve belki de 60'larda olup da sonradan kaybettiğimiz değerler. Son derece duygulandırıcı ve zevk alınabilen bir kitap bu. Bu kitaptan çıkarılabilecek bir filmin de çok beğenilebileceğini görebiliyorum.

Benzeri bir konuyu elen 2004 yapımı Ashton Kuscher'li "Kelebek Etkisi" filmini de çok sevmiştim, o filmde geçmişi değiştirmenin dünyayı nasıl etkileyebileceği oldukça ürkütücü bir senaryoyla anlatılıyordu.

16 Ocak 2015 Cuma

Yeni Bir Fantastik Edebiyat Ustası : Karen Miller

Avustralyalı yazar Karen Miller "Kingmaker-Kingbreaker" adını verdiği fantastic edebiyat dizisinde şu ana kadar dört kitap yayınlamış. Benzeri dizilerde görülen tanıdık temaları kullanmasına karşın heyecan verici ve sürükleyici bir fantastik edebiyat dizisi yaratabilmiş.

Yeteneklerinden haberdar olmayan kahraman teması edebiyatta ve sinemada her zaman popular olmuştur. Bu tema dizinin ilk kitabı The Innocent Mage'de (Masum Sihirbaz) iyi kullanılmış. Kitabın kahramanı Asher iyi geliştirilmiş bir karakter ve dizideki en sempatik kişi olduğu söylenebilir. İngiliz asıllı Avustralyalı bir yazardan gelince karakterlerin ve atmosferin açıkça Anglosakson kökenli olması şaşırtıcı değil tabii ki.

İlk kitapta basit bir balıkçı olan Asher'ın dünyayı yeniden ele geçirmek için uyanmaya başlayan kötülük simgesi Morg'u yenebilecek tek kişi olması beklenen Masum Sihirbaz olduğu ortaya çıkıyor.

İkinci kitabın adı Awakened Mage (Uyanan Sihirbaz). Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Asher şimdi güçlerinin farkına varmıştır ve kötü Morg'u yenmek için bir yol bulmak zorundadır. İkinci kitapta Asher ile Prens Gar'ın dünyayı yok etmeye çalışan kadim bir kötülükle devam eden savaşı konu alınıyor. Bu savaş sırasında kalp kırgınlıkları, ihanetler, hırs ve diğer zayıflıklarla karşılaşıp üstesinden gelmeleri gerekecektir. Dizinin bu ilk bölümünün son öyküsünden zevk almak mümkün ama olayların biraz basit olarak çözüme ulaştırıldığını düşünüyorum ve fantastik edebiyat türüne katkısını da sınırlı görüyorum.

Öykü dizinin diğer iki kitabıyla ("Balıkçının Çocukları" başlığıyla gruplanmış) devam ediyor. Miller dizinin bu ikinci kısmında Asher'ın çocuklarının öyküsünü anlatıyor.  İlk dizinin dünyası Lur bu dizide de öykünün merkezinde. The Prodigal Mage'de (Savurgan Sihirbaz) ilk bölümün bitişinden 10 yıl sonra Lur'un iki halkı olan Doranen ve Olken'in kötü Morg'dan kalan dünyada çok memnun olmasalar da birlikte yaşamaları ve kötü olayların geride kaldığına inanmaları anlatılıyor. Ancak olaylar göründüğü gibi değildir. Gölgelerin arkasında başka kötülükler gizlenmektedir ve Lur bir kez daha temellerinden sarsılacaktır.

Öykü biraz yavaş ilerlese de bu kitabın kendine özgü hazineleri olduğu söylenebilir. Lur dünyası için karanlık, gölgeler içinde bir gelecek tasvir ediyor Miller.

Dizinin son kitabı Reluctant Mage'de (İsteksiz Sihirbaz) Miller fantastik edebiyatın sınırlarını zorlayarak oldukça karanlık bir atmosfer oluşturmuş. Morg'un yeniden uyanmasıyla Lur'un ve ulaşabildiği diğer ülkelerin kaderi çizilmiş oluyor. Ancak İsteksiz bir Sihirbaz kötü büyücünün egemenliğindeki uzak ülkeye giderek bu kaderi değiştirmeye çalışacaktır.

Dizinin sonu güzel bağlanıyor. Fantastik edebiyatın temel metinleri olan Yüzüklerin Efendisi ya da Yerdeniz gibi öykülerle bir çok temayı paylaşıyor da olsa bu edebiyat türüne yeni bir soluk getirdiği söylenebilir. Ne de olsa Tolkien ve Le Guin gibi ustalar fantastik edebiyatta söylenebilecek şeylerin bir çoğunu söylemişler ve onların temalarını kullanmadan bir fantastik dünya yaratmak da oldukça zor ve olağanüstü bir yaratıcılık gerektiriyor.

Bu dizideki kitapları Young Adult (16-18 yaş) kategorisinde değerlendirmek gerekebilir. Ayrıca kitapları okuduğumda sinema için oldukça cazip imgeler içerdiklerini düşündüm. Tabii ki Yüzüklerin Efendisi gibi üst düzey özel efektler ve belki Peter Jackson gibi bir yönetmenle kimbilir....


15 Ocak 2015 Perşembe

Greg Bear'in "Darwin" serisinde İnsanlığın Geleceği

Greg Bear'in adına ilk defa Asimov's ve Fantasy and Science Fiction dergilerinde okuduğum bir kaç öyküde rastlamıştım. Öykülerinde özellikle positive bilimlere yer verdiğini ve fantazi öğelerinin daha az olduğunu anımsıyorum.

Bear'in insanlığın geleceğini ve biyolojik evrimini konu alan "Darwin" dizi romanlarında da bu özelliği görmek mümkün.

Dizinin ilk romanı olan Darwin's Radio tanınmış virüs araştırmacısı Kaye Lang'ın faaliyetlerini izliyor. Lang doğada bizim haberdar olmadığımız ve evrimsel özellikleri hızlandırabilecek mekanizmaların var olduğuna işaret eden makaleler yayınlamaktadır. Öyküde izlenen ikinci kişi de İsviçre Alplerindeki bir buzuldaki tarih öncesi kalıntılarla ilgili söylentilerin peşinden giden bir arkeolog olan Mitch Rafelson'dur.

Kaye Lang daha önceleri genetik bilgiyi kodlanmış olarak saklayan ve bulaştığı organizmanın kendi genetik yapısı dışında reaksiyon gösteren virüslerin olabileceğini önermiştir. Gerçekten de böyle bir virüs olduğu ortaya çıkar. SHEVA adı verilen bu virüs bütün kadınlarda gebeliğin vaktinden önce sonlanmasına neden olmaktadır. Ancak işin garibi daha sonra bu kadınlar herhangi bir cinsel faaliyet olmadan yeniden hamile kalmakta ve insanlarda görülmeyen semptomlar göstermektedirler (garip deri yapıları, garip kokular yayma). Hamile kadınların bazıları ise mutasyona uğramış virüsleri yaymakta ve bu virüsler insanlara bulaşıp onları öldürmektedir.

Mitch bu olgunun yalnızca zamanımıza özgü olmadığını keşfeder. Bulduğu kalıntılarda bu olgunun Neandertallerden Homo Sapiens'e geçiş sırasında da görüldüğünü, hatta bazı durumlarda yeni doğan bütün bebeklerin katledildiğini keşfeder.

Salgın karşısında halkın paniği büyürken politikacılar her zamanki gibi durumdan vazife çıkararak daha kısıtlayıcı kurallar ve yasalar getirmeye başlarlar. Yeni "Shevacı" anne babalara karşı ayrımcılık başlar ve artar. İkinci kuşak bebeklerin de aşırı mutasyona uğrayacağı ve insanlık için tehlikeli olacağı varsayılır. Bazı anne babalar çocuklarını kurtarmak için terörist eylemlere karışırlar.

Kay ve Mitch birbirlerine rastlar ve duygusal bir ilişkiye girerler. SHEVA krizi sırasındaki dramatik olaylar Kay'i hamile kalmaya ve teorilerini ispatlayarak gitgide çılgınlaşmaya başlayan dünyaya insanlığın tarihindeki bu yeni evrimin savaşılacak değil kabul edilip uzlaşılacak bir durum olduğunu kabul ettirmeye yöneltir. Kızları Stella Nova (Yeni Yıldız) yetişecek ve doğanın insanlığı yeni bir evrime hazırlamak için haberciler gönderdiğinin bir kanıtı olacaktır.

Kitap kuramsal arka planını hafife almayan karmaşık bir yapıya sahip. Bear kitabındaki bazı kuramların kanıtlanmamış hatta tartışmalı olabileceğini kabul ediyor. Ancak kitaptaki bilimsel içerik inanılabilir ve gerçeklik derecesi yüksek. Kitap Amerikan Bilim Kurgu ve Fantazi Yazarları Birliği'nin her yıl verdiği Nebula ödülünü 1999 yılında kazanmış.


Darwin's Children öyküye 11 yıl sonra devam ediyor. Bir çok Shevacı çocuk toplama kamplarında ya da eğitim kurumlarında tutulmaktadır. Kay ve Mitch Washington'u iyi bilen politikacılarla çalışarak çocukların sağlık riski oluşturmadıklarını kanıtlamaya çalışırken bazıları da hükümet içinde kendi krallıklarını kurmak için harekete geçmektedir. Shevacı çocuklar büyüyüp ergenliğe geçtikçe işler daha karmaşıklaşmaktadır.

Tiranlar güçlerini pekiştirmek için harekete geçerken Kay, Mitch ve diğer anne babalar yeni çocukların kendi toplumlarını kurabilmeleri ve insanlığın geleceğinde ihtiyaç duyacakları - diğer insanların korktuğu - yeteneklerini geliştirmeleri için çaba gösterirler.

İkinci kitapta Shevacı bir toplumun gerçekte nasıl gelişeceği konusunda fazla bir ipucu verilmiyor, yine de çocukların bir grup içinde uyguladıkları ortaklaşa kurallara dokunuluyor. Bu kitaba bakınca belki de yeni insan türünün gönülsüz olarak kabul edildikleri toplumu nasıl değiştirdiğini anlatacak bir üçüncü kitabın ipuçları görülüyor.

Greg Bear, "gerçekçi" Bilim Kurgu alanında izlenmesi ve okunması gereken bir yazar olarak benim tercih listemde üst sıralarda yer alıyor.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Mantıksızlığın Faydaları : Davranışsal Ekonomiye giriş

Ekonomi Sosyal Bilimler arasında sayısal yöntemlerden en çok yararlanan ve dolayısıyla mühendislik gibi rasyonel yöntemlere dayalı mesleklere yaklaşan bir bilim dalı. Ekonomistler gerek mikro düzeyde ekonominin verilerini değerlendirerek şirketlere kısıtlı kaynakları en verimli şekilde üretime dönüştürme ve sürekli değişen pazar koşullarında sağ kalma yöntemleri öğretirken, gerekse makro düzeyde ülkelerin ekonomisinin yönetilebilir bir hale gelmesi için istatistiksel ve sayısal yöntemleri yoğun olarak kullanıyorlar.

19. yüzyıldan itibaren gelişerek neredeyse fiziksel bilimlere yakın bir kullanıma erişen ekonomi biliminin kullandığı yöntemler temelde rasyonel bireyler ve rasyonel kurumlar olduğu varsayımıyla geliştiriliyorlar. Karmaşık algoritmalar, benzetim modelleri ya da benzeri kestirim yöntemlerinin bazen gerçek yaşamdakinden çok farklı kestirimlerde bulunmalarının belki de temel nedenini bu varsayımda aramak gerekebilir. Bireyler ekonomik yaşamda gerek kendileri gerekse çalıştıkları kurumlarla ilgili kararlar verirken her zaman rasyonel davranmıyorlar. Bu varsayımla olaya yaklaşan ekonomi altdalına "davranışsal ekonomi" adı veriliyor. Davranışsal psikolojiyle ekonominin temel yöntemlerini birleştiren bu bilim dalı son 35 yılda ortaya çıktı ve son yıllarda oldukça yüksek sayıda araştırmacının özellikle bilişsel bilim (cognitive science) kullanımıyla eşledikleri yöntemleri genellikle inceledikleri konuda istatistiksel çalışmalardan yararlanarak ele almalarıyla oldukça popüler bir ekonomi altdalına dönüştü.

Davranışsal ekonomide son yıllarda tanınan bir yazar Duke Üniversitesi öğretim üyesi Dan Ariely. Yüksek sayıdaki araştırmalarının yanısıra bulgularını kolay anlaşılır bir dille anlatan ve çoksatan kitapları da olan bir araştırmacı. Dan Ariely'nin The Upside of Irrationality kitabını genelde sosyal bilimlerle ilgili araştırmalara biraz şüpheyle yaklaşan bir mühendis titizliğiyle okudum.

Ariely önce son yıllarda büyük ekonomik krizlerin arkasından önemli tartışma konusu oluşturan Yönetici Primleri sorununa değişik bir şekilde yaklaşıyor. Her krizden sonra kamuoyunun bu krizleri çıkardığı düşünülen üst düzey yöneticilerin aşırı yüksek primlerine dikkat çekmesi ve bu primlerin düşürülmesi için lobide bulunmaları sırasında iş dünyasının genel tavrı işin dönüşüme uğraması ve beklenen verimli sonuçlara ulaşılmasının ancak yöneticilere bu primlerin sağladığı teşvik sayesinde mümkün olduğu şeklinde oluyor. Ariely ilk ele aldığı konuda teşvik ile elde edilen sonuçlar arasında sandığımızdan daha karmaşık bir ilişki olduğunu gösteriyor. Hayvan deneylerinden başlayarak öğrencileriyle Hindistan'da ortalama insanlarla yaptığı deneyleri kullanarak teşvikler yükseldikçe verimliliğin artmadığını, özellikle zihinsel beceriye bağlı işlerde bunun tamamen ters teptiğini gösteriyor. Her ne kadar yöneticilere verilen primlerin azaltılması gerektiğini doğrudan söylemese de bu çıkarsamayı yapmak çok da güç olmuyor.

Bir sonraki bölümde Ariely insanların yaptıkları işe anlam verebilmelerinin verimlilikleri üzerindeki etkisini araştırıyor. "Ikea etkisi" adı verdiği kavramı tanıtarak neden Ikea gibi mağazalardan aldığımız ve kendi kurduğumuz mobilyalara kalitelerinin çok üzerinde bir değer yüklediğimizi ve bunun ekonomideki karşılığını inceliyor.

Daha sonraki bölümlerde bir çoğumuzun aşina olduğu ama belki bu adlarla tanımlamadığı davranış biçimlerini ele alıyor. "Burada İcat Edilmemiş" önyargısını, kendi zararımıza da olsa intikam alma gereğini neden duyduğumuzu, insanın değişen koşullara uyum gösterme yeteneğini ve bunun kararlarını nasıl etkilediğini hep anlaşılır bir dille ve çoğunlukla kendi yürüttüğü istatistiksel çalışmaları kaynak göstererek açıklıyor.

Oldukça kolay okunan bu kitabın ana temasının insanın özel yaşamında ve iş yaşamında her zaman rasyonel kararlar vermediği ama bunun her zaman yanlış olarak da nitelendirilemeyeceğini olarak özetleyebiliriz. Ariely'nin yaptığı bu tür durumlarda seçilmesi gereken davranış biçimlerini incelemek ve okuyucuya belki işlerine yarayacak bazı ipuçları vermek.


Kitap 2011 yılında Akıldışının Mantığı adıyla Türkçeye çevrilmiş.

13 Ocak 2015 Salı

August Rush: Müziğe bir Selam Duruş

August Rush (2007), Amsterdam'dan Houston'a 10 saat screen uçuşum sırasında rastgele seçip izlediğim bir filmdi, ama beni oldukça şaşırttı.

Film 11 yaşındaki Evan'ın anne babasını bulma çabasını anlatıyor. Bir kaç koruyucu ailenin yanına verilen Evan hiç bir ailenin yanında kalamamıştır. Bu arada müziğe olağanüstü ilgi göstermeye başlar. Aslında olağan nesneler ve günlük sıradan olaylardaki müziği "duyabilmektedir".

Bir tür dahi çocuk olan Evan bestecilikte görülmemiş bir yetenek sahibidir, bir yandan çeşitli müzik aletleri çalıp bir filarmoni orkestrasını bile yönetirken bir yandan da (Oliver Twist'teki Fagin rolüne benzer bir tiplemede Robin Williams'ın oynadığı) kötü bir çete reisinin elinden kurtulmaya çalışır.

Geriye dönüşlerle Evan'ın çellocu annesi ve İrlandalı rock müzisyeni babasının nasıl tanıştıklarını, aşık olduklarını, kızın konser turnesindeki bir sonraki durağı için babası tarafından alınıp götürüldüğünü, hamile olduğunu çok sonraları anladığını öğreniriz. Evan kendi geçmişini hiç bilmemekte ama bir şekilde anne babasının kendisini müzik aracılığıyla bulacaklarına inanmaktadır.

Filmin en önemli yanı üç ana karakterinin yaşamında müziğin yerini anlatırken mükemmelleşmesi. Filmin çeşitli planlarından yükselen coşku ve music aşkını biraz Milos Forman'ın Amadeus'undakine benzetiyorum (özellikle de benim favorim olan 25. senfoniyle başlayan açılış sahnesine). Aile hayatının önemine ve ailelerin birbirlerine tutunmalarının gerektiğine yönelik geleneksel bir mesajı da var tabii. Bu mesajlar kimine klişe gibi gelebilir ama müziğin gücüyle ilgili mesaj tüm diğerlerini bastırıyor.


Oyuncuları pek tanımıyordum (Robin Williams dışında). Evan/August'u oynayan Freddie Highmore, Haley Joel Osmond ve benzeri yetenekli çocuk oyuncularda bulunan bir rahatlıkla oynuyor rolünü. Kerrie Russell anne Lyla'yı oynuyor ve taze, inanılır karakterinde gerçekten göz alıcı. Jonathan Rhys Meyers babayı oynuyor ve iyi bir performans gösteriyor.

Robin Williams bu kısa rolde hayatının son yıllarında oyunculuğuna yeni bir soluk getiren kötü adam rollerinden birinde inanılmaz derecede başarılı. Film müzik alanında Oscar'a aday olmuş, genç oyuncu Freddie Highmore üç değişik sinema ödülü almış. Filmde kullanılan adıyla "August Rapsodisi" her zaman dinleme listesinde olmasını isteyebileceğim klasik müzik ve çağdaş müziğin güzel bir bileşimi.

Kısaca insanı duygulandıran bir film ve müziğe bir selam duruş...

12 Ocak 2015 Pazartesi

Afrikalıların Çilesi ve İnsan Ruhuna yapılan bir Yolculuk : J.G. Ballard ve "The Day of Creation"

The Day of Creation ünlü İngiliz Bilim-Kurgu yazarı J.G. Ballard'ın (1930-2009) BilimKurgu dışında okuduğum ilk kitabıydı. 1970'li ve 80'li yıllarda Bilim Kurgu'ya merak sardığımda bir çok Ballard kitabı okumuştum. Özellikle kısa öykülerini çok sevmiştim, çünkü çoğunlukla Jorge Luis Borges gibi surrealist imgeler ve konular içeren öykülerdi (Borges'in Tlön, Uqbar, Orbis Tertius'u unutulabilir mi?) The Terminal Beach kitabından The Drowned Giant öyküsünün keskin imgelerini halen unutamıyorum. Maalesef Türkçe'ye daha çok romanlarının çevrildiğini görüyorum.

Bu kitapta Ballard bize bir Orta Afrika ülkesinde hastaları tedavi eden ve bunun yanısıra dünyanın bu kurak bölgesine su getirmeye çalışan sulama projelerini de denetleyen Dr. Mallory'nin öyküsünü anlatıyor.

Hükümet güçleri ve onlarla savaşan gerillaların etkin olduğu bir çatışma bölgesindedir. Her iki taraf da ona saygılı davranır ama aynı zamanda rakiplerinin onu kullanarak avantaj sağlamasından korkarlar. Mallory istemeden küçük bir su akıntısına yol açar, bu daha sonra bir nehre dönüşür. Mallory suyun gizli bir yeraltı kaynağından geldiğinden şüphelenir ve derenin bütün kaynağı kurutarak bölgeyi sulama projelerini sona erdireceğinden korkar. Nehrin kaynağına giderek akıntıyı yok etmeye karar verir. Hemen arkasından daha önce bir gerilla hareketinin parçası olan genç bir Afrikalı kız ve Japon seyircileri için görüntü kaydetmeyi amaçlayan yarı kör bir sinemacı onu takip etmeye başlar.

Mallory ve kız motorunu ve arabasını  çaldıkları acımasız Binbaşı tarafından izlenirken Mallory nehrin kaynağına ulaşmayı bir takıntı haline getirmiştir, aslında bu amacına da ilk kez Binbaşı'ya rüşvet vererek ulaşmaya çalışmıştır. Mallory bir yandan da genç kızı eğitmeye çalışır. Olaylar beklenmedik bir şekilde sonuçlanacaktır.

Kitap son derece ilginç, öykü son derece yavaş ilerliyor, bir anlamda kitabın yapısı Mallory'nin yarattığı küçük akıntının yavaşça büyüyerek nehre dönüşmesini taklit ediyor. Bir bakıma insan ruhuna yapılan bir yolculuğa benziyor, bir yandan da Afrikalıların bu kitabın yazıldığı günden beri (30 yıla yakındır) pek de değişmeyen çilesini anlatıyor. Bu kitaptan sonra Ballard'ın Bilim-Kurgu dışında yazdığı kitapları okuma isteğim arttı.

Maalesef bildiğim kadarıyla kitap Türkçeye çevrilmemiş.

11 Ocak 2015 Pazar

Gödel, Escher, Bach: İlginç bir üçlü ve inanılmaz derecede karmaşık bir kitap

Douglas Hofstadter'in Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid (çevirisi Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik) kitabını ilk gördüğümde üniversitede Master yapıyordum.  Kitapla ilgili olarak duyduğum ilk şey "Dünyada en fazla 10 kişinin tam olarak anladığı kitap"tı. Benim bir kitapla ilgilenmem için bu ideal bir yorumdu. Kitabın en cazip yanı, Kurt Gödel'in (20. yüzyılda yaşamış Avusturyalı ve Amerikalı matematikçi), Johann Sebastian Bach'ın (Ünlü Alman Barok bestecisi) ve Maurits Cornelis Escher'in (20. yüzyılda yaşamış Hollandalı ressam) eserlerinin benzer yönlerini ele almasıydı.

Daha sonraları yöneticisi olduğum yazılım şirketine aldığımız bir mühendis bu kitabı tamamen anladığını iddia etmişti. Bu mühendis yüksek düzeyde Matematik derslerine katılıp hiç not almadan profesörü dinliyor ve daha sonra sorduğunuzda tahtadaki ispatı fazla bir çaba göstermeden sizin için yeniden yapabiliyordu.

Endüstri Mühendisliği master çalışmamın karmaşıklığıyla uğraşırken ikinci alan olarak seçtiğim Matematik'le uğraşıyordum. Anlaşılması zor boyutlarla ve Topoloji'nin soyut kavramlarıyla birlikte herhangi bir kuramı ya da varsayımı kanıtlayabilmekte kullanılan karışık yöntemleri de anlamak zorundaydım. Gödel 1931 yılında yayınladığı meşhur "Eksiklik Kuramı"nda tutarlı bir dizi aksiyomu olan her matematiksel sistemin her zaman o sistemin içinde doğru ya da yanlış değerlerini almayan önermeler içereceğini göstermişti. Yani bu önermeleri değerlendirerek doğru ya da yanlış olduklarını saptayan bir yazılım geliştirdiğinizde her zaman bu yazılımın karar veremeyeceği sonsuz sayıda önerme bulabilecektiniz. Yalancı'nın Paradoksu'nun bu genelleştirmesini alırsak (Giritli olan Epimenides "Bütün Giritliler yalancıdır" önermesini incelemişti) Bilgi Kuramı için istenmeyen bir sonuç elde ederiz, çünkü yazılan programların her zaman kesin bir sonuca erişmesi beklenir. Tabii son yıllarda Bulanık Mantık ve Kuantum Kuramı matematikte kesinlik gerektirmeyen yöntemler olarak ortaya çıksa da bu Paradoksun olumsuz etkileri vardır.

Lisede okurken (70'lerin sonu) Klasik Müzik ile ilgilenmeye başlamıştım. Yatılı öğrenciydim, çok sevdiğim (şimdi rahmetli olmuş) arkadaşlarımdan birinin annesi de bir klasik müzik fanatiğiydi. Oğluyla beraber bizi her Cuma akşamı Atatürk Kültür Merkezi'nde (nerede şimdi o müthiş mekan!) Klasik Müzik konserlerine götürürdü. Bu konserler genelde gerçek klasiklerden oluşurdu. Genelde bir konçerto, eğer şanslıysak belki bir senfoni... Konserler çoğunlukla Mozart'tan Şostakoviç'e kadar geniş bir yelpazeyi kapsardı ama Barok bestecilere nadiren yer verilirdi, dolayısıyla benim Barok bestecilerle ve onların en ilginci Bach'la tanışmam daha ileri yıllara kalacaktı.

Üniversiteye başladıktan sonra Boğaziçi'nin muhteşem kütüphanesine gider, bir albüm alır (Longplay tabii, henüz CD icat edilmemişti!) ve kütüphanenin mutlak sessizliğinde kulaklıklarla huşu içinde dinlerdim kayıtları.

Hofstadter'in kitabı Bach'ın bestelerini kendini yineleyen (recursive) kalıplarla ve hemen hemen matematiksel bir mükemmellikte ördüğüne işaret ediyor. Bu kendini yineleyen kalıplar müziğinde kullanılan kontrpuan ve benzeri yöntemler aracılığıyla mutlak armoniye ulaşmaya yardım ediyor, ne de olsa erken Barok dönemin merkezinde müzikteki armoninin Tanrı'nın mükemmel vizyonuna doğru uzanmak için bir araç olduğu düşüncesi var.

Kendini yineleme kavramı Escher'in eserlerinde de sıkça görülür. Tahta baskılarında olanaksız dünyalar kurmasıyla ünlüdür Escher. Bu eserlerde gerçek yaşamda mümkün olamayacak sahneler resmeder, örneğin sonsuza doğru tırmanırmış gibi görünen dikdörtgen şeklinde basamaklar ya da sürekli yukarıya doğru akarmış gibi görünerek sanki yerçekimini yenen çağlayanlar ve benzeri yaratımlar kullanır. Ayrıca bazı eserlerinde sonsuza dek yinelenen kalıplar ve yapılar kullanmıştır. (Yıllar sonra Lahey'de yaşarken Escher Müzesi'ni ziyaret etme şansına eriştim ve gerçekten tavsiye ederim).

Hofstadter kitabını bu üç dahi bireyi üç ayrı bölümde inceleyerek kurgulamış ama bu bölümlerin arasına felsefi hikayeler ekleyerek felsefede Zeno'nun Paradoksu gibi kendini yinelemeyle ilgili kavramları da katmış. Zeno iyi bilinen paradoksunda algılanan dünyanın gerçek olmadığına inanır. Bu sonuca erişmek için bir hedefe atılan oku gözünde canlandırır. Ok hedefe giderken yarı yola geldiğinde alınan yolun yarısı kadar daha gitmesi gerekir. Kalan yolun yarısına eriştiğinde ise yine geriye kalan yolun yarısı (orijinal yolun dörtte biri) kadar gitmesi gerekir. Bu düşünce dizisine devam ederek ok ne kadar yol alırsa alsın halen gidecek yolu olduğunu gösterir. Okun hedefe ulaştığını gözümüzle gördüğümüze ama bu da Zeno'nun açıkça gösterdiği mantıki sonuca aykırı olduğuna göre algılamamızda bir yanlışlık olmalıdır.

Kitaptaki felsefi öyküler oldukça zevkli ve eğlendiricidir. Aslına bakarsanız birçoğu Bach'ın bazı müzik eserlerinin yapısını takip eder, içlerinde kelime oyunları, akrostişler ve başka edebi mekanizmalar kullanılır.

Kitabı birkaç kere okumuş olsam da kitaptaki açık ve zımni bilgiyi tam olarak alabildiğimi düşünmüyorum. Birkaç yıl önce kitabın yirminci yılı dolayısıyla yazarın yeni bir önsözünü içeren yeni baskısını ısmarlamıştım. Yeni bazı materyaller de eklenmiş kitaba.

Müzikle, matematikle ve bilginin esrarıyla ilgilenen herkese tavsiye edebileceğim bir başyapıt bu kitap...