6 Eylül 2014 Cumartesi

5 Kişilik Macbeth - Illyria

Shakespeare oyunu seyretmek - eğer tiyatroyu ciddiye alıyorsanız - çok kolay bir iş değil. Gitmeden oyun metnini gözden geçireceksiniz, İngilizce'nizi parlatıp 16. yy. kelimelerini hatırlamaya çalışacaksınız, hem de sahnede kullanıldığında takip etme güçlüğü çekeceksiniz, ama bütün bunlardan sonra tiyatroda yazılmış en güzel monologlar ve diyalogları izleme şansı bularak ruhunuzu doyurup geleceksiniz.

İşte hafif serin bir Cuma akşamı oturduğum küçük kasabanın Belediye Meclisi binası olarak kullanılan küçük - malikane demem lazım herhalde - binaya doğru giderken aklımda bunlar vardı. İki gece öncesinden Macbeth metinleri çalışıldı, açık hava gösterisi olacağından kalın ayakkabılar, ceket, her ihtimale karşı yağmur yağarsa diye bir yağmurluk ayarlandı.

Illyria özellikle Shakespeare oyunlarında uzmanlaşan ama özellikle Açık Hava performansları yapan bir İngiliz topluluğu. Son on yıldır her yıl bir kaç günlüğüne Hollanda'ya gelerek 2-3 oyun sergiliyordu ama ilk defa bu yıl zamanlaması uydu ve Macbeth için bilet aldım. Aynı turne içinde Robin Hood ve George's Marvellous Medicine (Roald Dahl'ın kitabından uyarlanmış) oyunları da var ama onlar daha çok çocuklar için.

Oyun Belediye Meclisi Binası'nın önündeki geniş ve güzel bahçede sergileniyordu. Bilet alanlar akşamüstü 17:30'dan sonra isterlerse piknik malzemelerini alıp aynı bahçede piknik yapabiliyorlar, oyun saati gelince de orada sağlanan sandalyelerden birini alıp oyun izleme konumuna geçebiliyorlardı. İlginç bir yaklaşım doğrusu. Benim tabii piknik denince aklıma gelen görüntüleri tahmin edebilirsiniz....

Ben pikniği es geçip yine isteyene (küçük bir ücret karşılığında) sunulan Oyun Tanıtımı'na katıldım. Tiyatrodan bir görevli Macbeth'in kısaca konusundan, Shakespeare döneminde tiyatronun nasıl yapıldığından, kendilerinin yaklaşımından bahsettiği 20 dakikalık bir sunuş yaptı. İlgimi çeken bazı noktaları aşağıda özetledim:


  • Macbeth Shakespeare oyunları arasında konusu en az dolambaçlı olanlardan biri. Diğer bir çok oyununda olduğu gibi (örneğin Hamlet) bir sürü yan konu yok, bütün oyuncular ve diyaloglar aynı temanın ilerlemesine katkıda bulunuyorlar.
  • Shakespeare Macbeth'i yazdığında İngiliz tahtında yeni bir kral vardır. Kral James İskoç'tur ama Kraliçe Elizabeth varissiz öldüğünde İngiltere tahtına da çıkmıştır. Aynı zamanda cadılar ve büyücülere, onların malzemelerine ve ritüellerine inanır ve düşkündür. Bu nedenle Macbeth'in İskoçya'da geçmesi, içinde cadılar ve onların kehanetlerinin olması doğrudan onun zevkine hitap eden bir seçimdir. O dönemde Shakespeare artık zaman zaman ekibiyle sarayda da temsiller vermektedir. Kralın önem verdiği bir nokta oyunda Banquo'nun iyi bir karakter olarak gösterilmesidir, çünkü onun soyundan gelmektedir. Bütün bunlar Macbeth'i neredeyse ısmarlama bir oyun yapar ama tabii ki değerini azaltmaz.
  • Oyunda iyi karakterlerin hemen hemen hiç monoloğu yoktur, hep kötü karakterler en iyi monologları yaparlar. O dönemde monolog doğrudan doğruya seyirciye bakarak yapılan ve karakterin düşünce ve duygularını doğrudan aktarmak için kullanılan bir mekanizma olduğu için ve özdeşleşme duygusunu güçlendirdiği için negatif karakterlerle kullanılmış olması ilginç bir tezat oluşturuyor.
  • Oyunun ilk yarısında Leydi Macbeth itici güçtür, Macbeth'in kararsızlıklarını yenip cinayete cesaret etmesinde en büyük rol onundur. İkinci yarısında ise Leydi Macbeth neredeyse yok gibidir, ön plana Macbeth ve onun vicdan azabı ve pişmanlıkları çıkmıştır.
  • Illyria Shakespeare oyunlarını orijinal dönemindekine yakın sahneye koyan bir topluluk. Bu nedenle açık havayı tercih ediyor (Orijinal Globe tiyatrosu gibi). Yine aynı nedenlerle oyunlarda dekor kullanmıyorlar, ışık gerekli olduğu zaman oyunun başında yakılıyor ve hep açık kalıyor. Shakespeare döneminde olduğu gibi oyuncular birden fazla rol oynuyorlar ve kadın rollerini erkekler oynayabiliyor (Shakespeare döneminde bu zorunluydu), ama modern çağın etkisiyle kadınlar da erkek rolünü oynuyorlar. Açık havada oynadıkları için biraz "büyük" oynadıklarını söylüyorlar. Tüm seyirciye ulaşabilmesi için hem yüksek sesle hem de 
  • Illyria Macbeth'i orijinal metinden hiç sapmadan oynuyor. Metinden yalnızca Hecat'ın göründüğü ve bir çok uzmanın Shakespeare'ın yazmadığını belirttiği bölümü çıkarmışlar. Bendeki 1967 Penguin basımında da bu konuya değiniliyor.

Tanıtım bittikten sonra oyun başladı ve daha sonraki 2.5-3 saat içinde yüksek performanslı bir oyun izledik. Giysi değişimlerini ve sahne geçişlerini kolaylaştırmak için son derece akıllı bir mekanizma kurmuşlar. Sahnenin üstünde seyircinin tam olarak göremediği bir "delik" var. Burayı hızlı bir şekilde sahneden çıkmak için kullanabiliyorlar. Örneğin bir düello sahnesinde ölen karakter buraya düşüveriyor ve 10-15 saniye sonra farklı bir giysiyle bir sonraki sahnede başka bir karakteri canlandırabiliyor. Giysi değişimlerinde son derece zeki bir yaklaşım sergilemişler ve - sanırım epeyce çalışarak - önemli bir hıza erişmişler. Bu sayede 5 oyuncu oyundaki 40'a yakın karakteri herhangi bir tempo kaybı olmadan ya da metinde çıkarmalar yapmadan canlandırabiliyor.

Shakespeare'ın metne almadığı ve döneminde başka yazarların eserlerinden alınarak kullanılabilen şarkıları Illyria çok başarılı ele almış ve üç oyuncu güzel bir armoni oluşturuyor.

Ana karakteri Banquo olan Matthew Rotwell seyircinin büyük beğenisini topladı. İçkiyle ilgili bir sahnede önde oturan seyircinin (piknikten kalan) içki şişesini aldı ve sonraki 15-20 dakika içinde oyunun içine entegre ederek kullandı. Ara verildiğinde de beğenmediğini söyleyip göz kırparak seyirciye iade etti. Yine bir başka sahnede tam bir şahinden bahsederken yakından bir helikopterin geçmesiyle anında ona dönerek şahinle helikopteri özdeşleştirmesi ilginçti. Metne hakim olmak ve çevredeki nesne ya da kişileri anında metnin içine katabilmek büyük bir çalışma ve yetenek gerektiriyor kanımca. Oyunun diğer sürprizi ana karakterleri canlandırmayan ama bir çok yan karakterde ve özellikle cadılarda inanılmaz bir performans gösteren Emma Vickery'ydi.

Sanırım seyircinin çoğu diyalogları izlemekte biraz zorluk çekti, çünkü oyunda Shakespeare'in özgün metni kullanılıyordu ve bu ağdalı dili sahnede "büyük" bir performansla sergileyen oyuncuları izlemek pek de kolay değildi. Ana dili İngilizce olanların bile zorlandığı bu durumu çözmenin tek yolu yanında metni bulundurmaktı kanımca. Nitekim bir iki kişi oyun boyunca (hava kararana dek) bir yandan metinle karşılaştırarak izlediler oyunu.

Oyun bittikten sonra Macbeth'i oynayan William Finkenrath kısa bir konuşma yaptı ve bu güzel performansı bozmadığı için havayı da alkışlattı.

Illyria 2015 programında repertuarına Taming of the Shrew (Hırçın Kız) oyununu katmış. Şimdiden takvimime ekledim ve seyretmeyi planlıyorum. Eğer bir İngiltere gezisinde rastlarsanız bu küçük ama yetenekli topluluğu görün derim.


"By the pricking of my thumbs,
Something wicked this way comes."

"Tomorrow, and tomorrow, and tomorrow,
Creeps in this petty pace from day to day,
To the last syllable of recorded time;
And all our yesterdays have lighted fools
The way to dusty death. Out, out, brief candle!
Life’s but a walking shadow, a poor player,
That struts and frets his hour upon the stage,
And then is heard no more. It is a tale
Told by an idiot, full of sound and fury,
Signifying nothing."

23 Nisan 2014 Çarşamba

Bir Toplum Geçmişiyle Hesaplaşıyor: Marius von Mayenburg'un ağır TAŞ'ı

Cihangir'in ara sokaklarında belki de bilmeyenlerin hiç dikkatini çekmeyecek binalar arasında birden önünüze çıkan Bo Sahne'yi ben de TAŞ oyununu izlemek üzere adresini kontrol edip biraz yürüyerek önüne düştüğümde keşfettim. Bir otelin büyük kısmını kapladığı binada bir katta 150 kişilik bir salonda kurulan bu mekanı Levent Özdilek ve Nilüfer Bıyıklı kurmuş. Küçük salon sanırım daha kolay doldurulabiliyor ama tabii bu sahnede oyun segileyebilmek için de bazı ayarlamalar yapmaya gerek oluyordur.

Çok kısa bir süreliğine İstanbul'da olacağım için seyredebileceğim oyun sayısı oldukça kısıtlıydı. Tabii ki oyun seçimimde Melih Anık'ın olumlu eleştirisi de etkili oldu.

Oyun ("Der Stein") çağdaş Alman yazarı (1972 doğumlu) Marius von Mayenburg'un 2008 yılında yazdığı bir eser. Bir ailenin dönem dönem yaşayıp sonra terketmek zorunda kaldığı evin çerçevesinde Almanya'nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmasının yeni Alman kuşaklarının gözünden nasıl göründüğünü anlamamızı sağlıyor. Ev sürekli el değiştirirken sürekliliğin sembolü bir taş gerek evin sahiplerinin yemek masasında gerekse bahçede gömülü olarak bir dizi ikiyüzlü yalana ve oluşturulan mitlere tanıklık ediyor bir anlamda.

Yönetmen Murat Akdağ oyunda ilginç bir yöntem denemiş (özgün metni görmediğim için bunun yönetmenin mi yoksa yazarın mı tercihi olduğunu bilemiyorum). Aslında kullanılan teknikler epik tiyatro izleri taşıyor. Bir dizi sahne arka arkaya görünürde sanki bağımsız tablolarmış gibi sıralanmış. Her sahnede zaman atlaması oluyor, seyircinin takip edebilmesi için o zaman dilimleriyle ilk karşılaştığımızda bir oyuncu epik tiyatro tadında şarkılarla dönemi, sahneyle ilgili ana karakterin yaşadıklarını anlatıyor. Sonra farkediyorsunuz ki sahneler çok da bağımsız değil, daha çok sinemada kullanılan teknikle zaman atlamalarının sonucu olarak yine de bir hikayenin devamlılığı sağlanıyor. Tüm oyun boyunca bütün kadro sahnede kalıyor, o sahnede oynamayanlar arkada oturuyor, bazen bir eylemleriyle sahneyi hazırlıyor ya da bir önceki sahnedeki bir nesne ya da dekor elemanını değişime uğratarak bir sonraki sahneyi hazırlıyorlar. Sahnelerin koreografisinin büyük bir özenle hazırlandığı belli oluyor, kimi zaman aksayacağı düşüncesine kapıldım ama her şey tıkır tıkır işledi.

Yadırgadığım bir şey bütün bu epik öğelere karşın aslında oyunların son derece dramatik olmasıydı. Sanırım bu da bilinçli bir seçim. Anlatılan öykünün hem kahramanlarını hem de seyircileri yanıltacak ve şaşırtacak şekilde değişime uğraması belki epik tiyatronun olay örgüsünü daha sahnenin başında anlatarak sorun olmaktan çıkaran, mesajın seyirciye ulaşması için başka her şeyi feda edebilen yaklaşımına pek uymuyor ama yönetmen oyuncuları sahnede tutarak, sahne değişimlerini ışıktaki hafif numaralarla biraz saklamakla birlikte büyük ölçüde göz önünde yaparak, oynamayan oyuncuların bir anlamda "bu bir oyundur" duygusunu vurgulamasını sağlayarak iki ana tiyatro ekolünü birlikte kullanma seçimini yapması ortaya ilginç bir performans çıkarıyor.

Oyuncuların son derece kaliteli bir performans sergilediklerini belirtmem gerekir. Müziğe gelince... Üç kişilik küçük bir grup da oyuncularla birlikte sahnede tüm müzikleri canlı olarak sergiliyorlar. Oyuncuların büyük bir kısmı şarkıları söylüyor ve performansları son derece iyi.

Belki Alman halkının 2. Dünya Savaşı ve Nazizm travması bizim tam olarak anlayabileceğimiz bir şey değil ama toplum olarak bizim de benzer travmalarımız ve onun sonucunda benzer inkarlarımız var. Sanırım bizim resmi algılarımızı ve bugünün sıradan bireyleri üzerinde oluşturduğu gizli ya da açık travmaları didikleyen oyunlara Türk tiyatrosunun da gereksinimi var.

Bu sezonun son oyunuydu bu. Umarım gelecek sezonda bu oyun yine sergilenir ve daha fazla tiyatro sevdalısının görmesine olanak sağlanır.

23 Aralık 2013 Pazartesi

Rüyalar Üzerine Fantastik Bir Kitap: Uykusuzlar

Daha önce Türkiye'deki nadir fantastik edebiyat yazarlarından biri olan Gülşah Elikbank'ın Günebakan Üçlemesi'ni değerlendirmiştim. Elikbank Ekim ayında bir sonraki fantastik kitabı Uykusuzlar'ı çıkardı ve kısa zamanda basında epeyce yankı yapan bu kitabı sonunda okuma şansı buldum.

Elikbank Batı fantastik edebiyatından yararlanmakla birlikte özellikle Günebakan Üçlemesi'nde yeni bazı fantastik kavramları da kullanabilmişti. Bu yeni romanında fantastik edebiyatta (ve tabii ki sinemada) her zaman ilgi kaynağı olmuş bir kavramı, yani rüyaları ve rüyalar aracılığıyla insanlara hükmetme kavramını ele alıyor.  Tabii ki bu çok popüler bir konu ve hem edebiyatta hem de sinemada çok ilginç örnekleri var.

Benim sinemada en ilginç bulduğum örneklerden biri olan Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kabusu) filminde insanlara rüyaları aracılığıyla ulaşan ve onları çeşitli şekillerde öldüren Freddy Kruger rüyaların hakimiydi. (Birinci filmden sonra benzeri her seri film gibi biraz zıvanadan çıkmıştı ama özgün kavram son derece ilginçti) Tabii ki düş görme üzerine çevrilmiş belki de en muthiş film Christopher Nolan yönetiminde Leonardo DiCaprio'lu Inception (Başlangıç) olmalı. Bir kaç katmanlı bir düş içinde bir sanayicinin aklına belirli bir fikrin yerleştirilmesi olarak özetlenebilecek bu harika fantastik filmde özellikle rüyada olduğunu farkedebilme önemli bir yetenek olarak konuyu belirliyordu.

Kitabın adını aldığı Uykusuzlar, insanların düşlerine sızarak onları kontrol altına alan ve böylece insan ırkının kötülüklerinden kendilerini ve dünyayı koruyan bir ırkın adı. Tabii kitaptaki tek fantastik ırk bu değil, erkekleri cinsel güçleriyle kontrolleri altına alan succubus'lar (bu ırk Eski Ahit'ten bu yana efsanelerde ve kutsal kitaplarda yer alan aynı adlı şeytanlardan türetilmiş), enerji kalkanları, telepatlar ve Kehanet Avcıları kitabı hareketlendiriyorlar.

Kitabın kahramanı Nina annesinin ölümünden sonra babası ve üvey annesinin kendisiyle fazla ilgilenmemelerine rağmen büyüyüp başarılı bir iş sahibi olmuş, nişanlanmış ama hep bir şeylerin eksikliğini duymuştur. Rüyaları aracılığıyla kendisini kontrol altına almaya çalışan ve bir kehanetin gerçekleşmesinin anahtarı olduğu için onu yakından izleyenler olduğunun farkında değildir. Kitap Nina'nın dost mu düşman mı olduğu belli olmayan bir sürü fantastik canlı arasından gerçeği keşfetme ve rüyalarına yeniden hakim olma savaşını anlatıyor.

Kitaptaki ilginç konulardan biri de rüya gördüğümüzü farkedebilmek ve rüyaya hakim olmak kavramı. Kitapta konunun gereği yapılması gereken bu eylemi yalnızca fantastik edebiyatın bir mekanizması sananlar yanılabilirler. Daha önce de duyduğum bu kavram Lucid Dreaming (Berrak Düş Görme) olarak anılıyor ve inanılmayacak kadar çok gerçek araştırmanın konusu. Teoriye göre eğer rüyadayken rüyada olduğumuzu anlayabilirsek ve uyanmadan rüya görmeye devam edebilirsek rüyalarımızı kontrol edebilir ve normalde hiç yapamayacağımız şeyleri rüyanın içinde başarabiliriz (uçmak gibi). Budist metinlerde de rastlanan bu yöntem son yıllarda ciddi akademik araştırmaların konusu olmuş. Bunu başarabilenlere oneironot deniyor. Nina da romanda gerçekle düşü ayırdedebilmek için eğitim görmek durumunda kalıyor.

Kitabı ilgiyle okuyacağınızı tahmin ediyorum. Kitap bittiğinde hissettiğim duygu "bunun bir devamı olabilir galiba" idi. Umarım arkası gelir.

İçinden Nehir Geçen Oyun: Jez Butterworth - Nehir

Jez Butterworth adını daha önce duymamıştım. İngiliz yazarın 2012 yılında prömiyerini yapan "The River" (Nehir) oyununu Haluk Bilginer'in Oyun Atölyesi'nden izledim. Oyun Oyun Atölyesi'nin kendi sahnelerinde ve İstanbul'un çeşitli yerlerindeki daha büyük başka sahnelerde sergileniyor. Ben oyunu Trump Towers sahnesinde izledim. (Mekan notu: İngiltere'deki eleştirilerde oyunun Royal Court'un 93 kişilik salonuna iyi uyduğunu, daha büyük salonları dolduracak kadar hareketli olmadığını belirtiyorlardı, bizdeki salon ise 507 kişilik...)

Butterworth'ün 2009 yapımı "Jerusalem" (Kudüs) oyunu en iyi eleştiriler alan oyunu gibi görünüyor. O sene Londra'daki en önemli ikinci oyun diyenler var.

Oyunun erkek karakteri Adam (oyundaki karakterlerin isimleri yok. Adam, Kadın ve Diğer Kadın diye geçiyor, bana Beckett'in Oyun'unu hatırlattı doğal olarak) yeni kız arkadaşıyla birlikte ailesinin yıllarca kullandığı küçük kulübeye gidip balık tutarak ve doğayla başbaşa kalarak zaman geçirmeyi amaçlar. Oyunun başında iletişim sorunlarını işleyen akıllıca yazılmış paralel diyaloglarla iyi bir giriş yapılıyor. Daha sonraki sahnede Adam'ın telaşla polise telefon ettiğini ve balık tutarken aniden kaybolan kız arkadaşı için paniğe kapıldığını görüyoruz, ama sonra kız ortaya çıkıyor (mu?). Sahneler değiştikçe oyunun asıl gizemini içinde barındıran sırra doğru yavaş yavaş ilerliyoruz ve sonunda hepsi çözülüyor. Tabii oyunu görmeyenlere haksızlık etmemek için bunun ne olduğunu açıklamayacağım ama oyundan çıktığımda aklımda bir kaç fikir oluştu:


  • Batı toplumundakilerin çok fazla gerçek sorunu yok mu? "So what?" - Eee, peki - duygusunu atmak biraz zaman aldı). Tabii iletişimsizlik ve sığ ilişkiler önemsiz sayılmaz.
  • Yazar erkekleri ve zayıflıklarını iyi tanıyor gibi, yani metin hafif feminist sayılabilir belki
  • Oyunun ana temasına yardımcı olan bazı semboller var ama bu sembollerden sadece bahsediliyor, hem de bir kaç kez. Oyunun orijinal metnine ulaşamadım, dolayısıyla bunun nedeni orijinal metin mi yoksa oyunun tek ve güzel dekorunu çeşitlendirmek zorunda kalmamak için seçilmiş bir yaklaşımdan mı kaynaklanıyor bunu anlayamadım. Yani bir anlamda Çehov'un sözünü değiştirerek "Bir oyunda bir sembolden bahsetmek yerine göstermek ve seyircinin anlamı kendi çıkarmasını beklemek gerekir" diyebilirsek sorunun ne olduğu anlaşılabiliyor. Gerçi sembol sonunda gösteriliyor ama bir "So what?" duygusu daha oluşturdu bende bu.
  • Oyuncuları çok beğendim. Ayça Bingöl'ün sakin ve dengeli, gerektiğinde de imalı ve alaycı oyunu son derece iyiydi. Canan Ergüder de kendi karakterinin çılgın ve maceracı tavrını iyi yorumlamıştı. Haluk Bilginer bu minimalist oyuna uygun bir kompozisyon çiziyordu.
  • Yine minimalist de olsa müzikler oyunun atmosferine uymuştu
  • Oyunda neredeyse tümüyle hazırlanan ve yendiği varsayılan balığa ne olduğunu merak ettim
  • Ses düzeni iyiydi ve oyuncular rahat duyuluyordu, bir de arada parazitler olmasa, herhalde açık tutulan cep telefonlarından etkileniyordu mikrofonlar. Küçük bir sahnede mikrofonsuz da oynanabilir ama oyunun temposu ve ses düzeyi çok yüksek değil. 18. sıradan izlediğim halde pek kayıp olmamasına memnun oldum sonunda.
  • Orijinal metni görmediğim için çeviri konusunda ayrıntılı bir yoruma girmem zor, ama oyunda kullanılan Türkçe akıcıydı ve hoşuma gitti (çeviriyi Hira Tekindor yapmış).

Belki oyunun 70 dakikayla sınırlı olması minimalist mesajını sıkılmanıza fırsat vermeden aktarmasına imkan veriyor denebilir, bu açıdan oyunun uzunluğu yeterli tutulmuş.

Sonuçta konu derinliği açısından beklentinizi karşılamayabilecek ama iyi oyunculukların hatırına izleyebileceğiniz bir oyun diye özetleyebiliriz durumu.



24 Kasım 2013 Pazar

Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi - Londra Duchess Tiyatrosu

Brecht oyunları her zaman ilgimi çekmiştir. Geçen yaz Yılmaz Onay çevirisiyle bütün eserlerinin Agora Kitaplığı tarafından yayınlanmaya başlamasi oldukça heyecan vericiydi, hemen çıkan bütün ciltleri aldım. Bu arada bazı oyunlarını da İngilizce çevirilerinden okumaya başlamıştım.

Daha önce Brecht'i bir kaç kez BÜO'dan izlemiş olmalıyım ama ayrıntıları tam anımsamıyorum. Geçen hafta Londra'ya yaptığım bir iş seyahati sırasında "The Resistible Rise of Arturo Ui" (Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi) oyununun sergilendiğini görünce bir akşamımı ayırıp görmek istedim.

Arturo Ui Brecht'in Nazi Almanyası'ndan kaçıp A.B.D. vizesini beklerken Helsinki'de 1941 yılında yazdığı bir oyun. O sırada Brecht Stanislavski'nin 'Method' yöntemine (yani oyuncunun rolünü tümüyle özümseyerek içine girdiği ve özdeşleştiği yöntem) alternatif olrak geliştirmek istediği 'Tiyatro Bilimi Derneği" için çalışmalar yaptığı bir dönem ve Brecht'in notlarına bakılırsa oyunu yaklaşık 10-12 günde yazmış, ama biraz da acı olan, ölümünden önce oyunun sergilenmemiş olması.

Oyunu izlemeden önce elimde Methuen yayınlarından çıkan Ralph Manheim çevirisi vardı. Kitabın arkasında Brecht'in oyunla ilgili sahneleme notları da eklenmiş.

Oyunu Londra'da Covent Garden'a yakın Duchess Tiyatrosu'nda izledim. Oyunda kullanılan metin George Tabori'nin bir çevirisinden Alistair Beaton tarafından uyarlanmış ve 2012 yılında Chishester Festival Tiyatrosu'nda başarılı gösterilerin ardından West End'e gelmiş.

Internet'ten aldığım biletin sahnenin hemen önünde, dördüncü sırada olması gerçekten iyi bir izleme şansı verdi. Oyun için hazırlanan sahne Brecht'in hep sevdiği gangster filmlerinin atmosferini gayet iyi yansıtıyordu. Bu arada oyunun temposunu sürekli ayakta tutmak ve sahneler arasında giriş çıkışları ayarlamak için sahnenin önünden seyircilerin arasına kadar uzanan ve arka tarafa giden bir "podyum" hazırlanmıştı. Bu podyum hem bazı sahnelerde aksiyona yardımcı oluyor hem de bazı oyuncuların sahneden bu yolla çıkıp diğerleri rollerine devam ederken bir sonraki sahneye hazırlanmaları ve gerekli kostüm vb. değişiklikleri yapmalarını sağlıyordu, bu mekanizmayı oldukça beğendim.

Oyun başlamadan on dakika kadar önce bir oyuncu sahneye gelip piyanonun başına oturdu ve oyunun geçtiği dönemin caz şarkılarından birini çalıp söylemeye başladı. Az sonra bir kadın oyuncu geldi ve saksafonla ona eşlik etmeye başladı. Sonraki on dakika içinde oyuncular tek tek sahneye gelip, bir çoğu da bir müzik aleti çalarak bir tür jam session içinde bizi oyuna hazırlamaya başladılar. Önce bunların belki de sadece Brecht'in oyunlarında kullanmayı çok sevdiği müzik kullanımıni sağlayacak orkestrayı oluşturduklarını düşündüm ama daha sonra hepsinin oyunun parçası olan oyuncular olduğunu gördüm. Bu da bize İngiltere'deki oyuncuların nasıl bir eğitimden geçtiği hakkında bir fikir verebilir (Bu oyuna oyuncu ararken sizce "bir müzik aleti çalması zorunludur" koşulunu kullanmışlar mıdır seçmelerde?). Ben o on dakikalık bölümden oyundan bağımsız oldukça zevk aldığımı söyleyebilirim.

Oyun başlamadan önce tiyatrodaki barda çeşitli promosyonel malzeme satıldığını farkettim. Oyunun ayrıntılı broşürünün yanısıra oynanan metnin Methuen'den çıkan kitabı da vardı. Her ne kadar biraz pahalıya da satıyor olsalar (10 pound kadar) bunu düşünmüş olmaları çok hoşuma gitti, gerçi prova notları ya da dramaturji kitabı olsa bir on pound daha vermeye razı olabilirdim. Daha sonra bunu yaptığıma memnun oldum, çünkü metin bendeki Ralph Manheim çevirisinden epeyce farklıydı ve sahnede sergilenen metni içeriyordu.

Yönetmen Jonathan Church, Brecht'in Epik Tiyatrosu'nda kullandığı tekniklerin bazılarını kullanmış ama tam bir Epik Tiyatro yorumu uyguladığı söylenemez. Oyunun başında Brecht'in metninde olduğu gibi bir anlatıcı tek tek karakterleri seyirciye tanıtıp onlarla ilgili biraz ironik bilgiler veriyor ve bor oyun izleyeceğimizi söylüyor ama daha sonra bu tarz tiyatronun tipik araçları olan slaytlar, sahne aralarında dövizler ya da başka yöntemlerle izlenecek olayların seyirciye deklare edilmesi gibi yöntemler kullanılmamış. Ancak bazı oyuncular birden fazla rolü üstleniyor, sahne-dekor değişimleri hafif bir ışıkta, izleyicinin gözü önünde sergileniyor (ama kostümler Brecht'in önerdiği gibi sahne üzerinde değiştirilmiyor). (Jonathan Church'le oyunun Chishester Festival Tiyatrosu'ndaki sergilenmesi sırasında yapılan bir röportajı şuraya ekledim)

Türkiye'deki Tiyatro ortamıyla kıyaslamak için söylüyorum, oyunda sigara içiliyordu ve yanılmıyorsam kimse oyundan sonra gidip bunu yetkililere şikayet etmedi.... Yine bana ilginç gelen bir başka ayrıntı, bazı sahnelerde oldukça gerçekçi silahlar kullanılmasıydı, makineli tüfekler ve silahlar gerçekten patlıyor ve dramatik gerilim yüksek tutuluyordu.

Oyun Chicago'da önemsiz bir gangster olan Arturo Ui'nin önce Karnıbahar Tröstü'ne koruma teklif etmesi ve bu konuda ısrarlı olduğunu göstermek için şiddet kullanmasıyla başlıyor ve Hitler'in yükselişiyle paralel gidiyor. Nitekim Brecht oyundaki kişileri bilinçli olarak Hitler'in çevresindeki kişilerden esinlenerek yazmış. Ui'nin yardımcısı Ernesto Roma, Ernst Röhm'ü; Guiseppe Givola, Joseph Goebbels'i; Dagsborough Cumhurbaşkanı Hindenburg'u; Cicero kasabası Avusturya'yı; Emmanuele Giri, Hermann Göring'i simgeliyor. Başroldeki Henry Goodman Arturo Ui'yi inanılmayacak kadar derinlikli bir oyunla canlandırıyor. Oyunun başlarında Arturo Ui oldukça gülünç bir şekilde, biraz Charlie Chaplin'in Büyük Diktatör'ündeki jestlere benzer şekilde canlandırılıyor (hatta belki biraz Mr. Bean bile var) ve Arturo Ui neredeyse kendi gölgesinden korkan, kapı çalınca piyanonun altına saklanan ve biraz Robert de Niro tarzı abartılı İtalyan aksanıyla konuşan biri. Olaylar ilerledikçe Arturo Ui'nin kendine güveni artıyor, eski bir aktörden aldığı derslerle hitabet yeteneği, vücudunu kullanması değişiyor ve Goodman büyük bir ustalıkla Ui'yi insanlık tarihinin gördüğü en büyük diktatör ve canilerden birine dönüştürüyor. Oyunun başında gülüp geçtiğiniz Ui oyunun sonlarında neredeyse karanlık bir sokakta karşılaşmaktan korkacağınız bir tirana dönüşüyor. Diğer oyuncular da rollerinin hakkını veriyor ama Goodman bu rolde kariyerinin önemli noktalarından birine erişmiş gibi (bkz. BBCnin oyun hakkındaki makalesi). İronik bir yaklaşımla Ui (Hitler) rolü için bir Yahudi olan Goodman seçilmiş ve Ui pozisyonunu sağlamlaştırdıkça bayraklarında ve pazubantlarında Yahudilerin şamdanı Menorah'ya benzer bir şekil kullanılıyor.

Şimdi herhalde sıra Tiyatro Adam'ın ülkemizde sergilediği Arturo Ui oyununu görüp kıyaslama yapmak...





12 Kasım 2013 Salı

"Kim Korkar Hain Kurt'tan?" - Edward Albee'nin bir evliliğin yıkılışı üzerine trajikomik oyunu

Edward Albee'nin adını ilk defa lise yıllarımda İngilizce dersinde "Absurd Drama" (Saçma Tiyatrosu) konusunu işlerken okuduğumuz "Zoo Story" oyununda duymuştum (Evet, o zamanlar İngilizce edebiyat derslerinde oyunlar da işlenirdi). Parkta karşılaşıp görünürde rastgele konuşmalar yapan Peter ve Jerry'nin trajik öyküsü insan iletişimsizliğinin ana temalarından bir olduğu Saçma Tiyatrosu'nun iyi örneklerinden biriydi.

"Kim Korkar Hain Kurt'tan?" Albee'nin en çok sevilen oyunlarından biri. Uzun yıllardır varlığından haberdar olduğum oyunun metnini sonunda okuma fırsatım oldu. 1962'de yazılmış oyun ilk defa Broadway'de oynanmış. Orta yaşlı Üniversite öğretim üyesi George ve eşi Martha, fakülte üyelerinin düzenlediği bir partiden geç vakitte evlerine dönerken genç çift Nick ve Honey'i de evlerine davet ederler. İçki içmeye devam ettikleri ve her geçen dakika birbirlerine karşı daha acımasızca dikenlerini çıkardıkları bu gece boyunca evliliklerinin her türlü sorunu imalarla, iğnelemelerle ve daha sonra açık hakaretlerle ortaya çıkacak ve tepetaklak gideceklerdir.

Alttan alta ince bir mizah içeren oyunu çok beğendim. Bu sezon Oyun Atölyesi'nde Zerrin Tekindor ve Tardu Flordun'un da olduğu bir kadroyla sahneye koyulacak oyunun ilginç olacağını tahmin ediyorum.

10 Ekim 2013 Perşembe

Tennessee Williams - Kırılgan Bir Ruhun Sert Dışavurumları

Tennessee Williams'ın dünyasıyla tanışmam bir çok kişi gibi benim için de oyunlarının sinema uyarlamalarıyla olmuştu. Kızgın Damdaki Kedi'de Liz Taylor ve Paul Newman, İguana Gecesi'nde Richard Burton, Aniden Geçen Yaz'da Liz Taylor ve Katherine Hepburn hep unutulmaz performanslara imza atmışlardı.

Yıllar sonra işin özüne dönüp bir Williams oyunları derlemesi okumak yazarın asıl ustalık alanı olan tiyatrodaki becerisine tanık olmamı sağladı.

Gençliğin Tatlı Kuşu (Sweet Bird of Youth)

Williams bu oyuna yazdığı önsözde bir kaç oyunu dışında hemen hemen bütün oyunlarının şiddet içerdiğini kabul ediyor ama psikiyatristinin sorusundan yola çıkarak "nefret, kızgınlık ve haset dolu" olmadığını belirtiyor. Daha genç yaşlarında komşu çocuklarının davranışlarını efemine bularak onunla dalga geçmeleri, kızkardeşinin genç yaşta şizofreni teşhisiyle eve kapanması ve daha sonra lobotomiye tabi tutulması, babasının kaba saba davranışları, nefret ederek çalıştığı ilk işi hep oyunlarında kullandığı temalar olmuş.

Gen çliğin Tatlı Kuşu oyununda Chance Wayne yıllar sonra Hollywood rüyasının gerçekleşmediğini görüp doğduğu kasaba St. Cloud'a dönmüştür. Yanında ününün sona ermekte olduğu düşüncesiyle paniğe kapılıp her şeyi bırakıp kaçan ünlü film yıldızı Alexandra del Lago vardır ama aklı bırakıp gitmek zorunda kaldığı sevgilisi Heavenly'dedir. Babası yörenin zenginlerinden biri olan Heavenly Chance'dan zührevi bir hastalık kapmış ve önemli ameliyatlar sonucu bundan kurtulmuştur, babası ve erkek kardeşi Chance'ın kasabaya döndüğünü öğrenince çarklar dönmeye başlar.

Oyun her ikisi de çeşitli hayal kırıklıkları sonucu zor bir ortaklıkta buluşan Chance ve Alexandra'nın oteldeki sahnesiyle başlar. Ortak noktaları "gençliğin tatlı kuşu"nun uçup gitme tehlikesidir. Chance yakışıklı ve kızların gözdesi bir erkektir ama saçları dökülmeye başlamıştır, ufak tefek roller dışında pek bir başarısı olmamıştır, Alexandra'nın tanıdıkları aracılığıyla önemli bir filmde oynamayı düşlemektedir. Alexandra ise çok ünlü bir aktristir ama yaşlanmaya başlayınca artık hayranlarının kendinden yüz çevireceği izlenimi bunalıma girmesine neden olmuştur. Son filminin tanıtımlarını bile izlemeden kaçıp gitmiştir pırıltılı hayatından.

Williams'ın oyunu ağır ağır gerilimin dozunu arttırıyor ve son sahnelerinde aslında bütün bu sorunların nedenini açığa koyuyor: Sahnede de açıkça duyulabilen saatin sesinin de anımsattığı gibi akıp giden zaman, durdurulamayan, insanı yavaş yavaş kemiren zamandadır bütün suç.....

İlk sahnelenişi 1959'da Elia Kazan'ın yönetiminde olan oyunun prömiyerinde Paul Newman ve Geraldine Page oynamış. Görmek isterdim....

İhtiras Tramvayı (A Streetcar Named Desire)

New Orleans'ta geçen oyun Blanche Dubois'nın kızkardeşi Stella ve eniştesi Stanley Kowalski'nin yanına gelmesiyle başlıyor. Aslında sığınması demek lazım, çünkü kocasının ölümünden sonra aile mülkleri borçlar nedeniyle elinden gitmiştir. Stanley ve arkadaşlarının poker oyunları, kabasaba davranışları ve Stella'ya şiddet uygulaması Blanche'ın tepkisini çeker ve her fırsatta onlardan üstün olduğunu, iyi bir aileden ve geçmişten geldiğini tekrarlar, kızkardeşinin yaşama koşulları, oturdukları muhit onu çok şaşırtmıştır. Stanley'in arkadaşlarından Mitch'in kendisine ilgi duymasıyla yeniden yaşama dönme umutları yeşeren Blanche, geçmişinin ve son yıllarındaki davranışlarının onlara anlattığından çok farklı olduğu, sürekli erkekleri ayartarak yaşamaya çalıştığı ortaya çıktığında bir bunalıma girecek, eniştesinin tecavüzünden sonra da akıl sağlığını yitirerek çöküşe sürüklenecektir.

Blanche karakterinin Williams'ın kızkardeşi Rose'dan esinlendiği iddia edilmiş. Blanche'ın çöküş doğru yavaş yavaş ilerlemesi oldukça etkileyici bir şekilde verilmiş oyunda. Blanche'ın eski kocasının eşcinsel olduğunu keşfetmesi ve ilişkisinden sonra intihar ettiği oyunda açıkça belirtilmişken sinemaya uyarlanan versiyonunda sansür nedeniyle bu es geçilmiş.

Oyunun prömiyeri Londra'da 1949'da Blanche rolünde Viven Leigh ile oynanmış. Amerika'daki versiyonunda ise genç bir Marlon Brando var Stanley Kowalski rolünde.

Sırça Kümes (The Glass Menagerie)

Williams'a göre şiddet içermeyen nadir oyunlarından biri. Son derece otobiyografik özellikler taşıdığı açıktır. İsterik annesi ve sakat kızkardeşi ile yaşayan Tom (bu arada Tennessee Williams'ın asıl adı Tom Lanier Williams) çekip gitmek ve yazar olmak ister. Çalıştığı son derece sıkıcı işten nefret ettiği halde bir turlü kendinde bu cesareti bulamaz. Kızkardeşi ise sakatlığından dolayı kendini eve kapatmış, sadece camdan yapılmış hayvan heykelcikleriyle kendini oyalamaktadır. Annesinin tek derdi ise kızıyla ilgilenecek bir erkek bulup kızının mürevvetini görebilmektir. Bir "hafıza oyunu" biçiminde yazılmış oyun Tom'un aktarımıyla seyirciye sunulur.

Annesinin ısrarıyla işyerinden arkadaşı Jim'i yemeğe davet eden Tom, onun kızkardeşinin okulu terketmeden önce platonik olarak aşık olduğu genç olduğunu bilmez. İnsanlarla en ufak sosyal iletişimde zorlanan, sakatlığından dolayı aşağılık kompleksi olan Laura Jim'le konuşurken açılır, ama gerçek kısa zamanda anlaşılacaktır, bu da umutsuz bir denemedir.

Bu oyunu Türkçe'ye "Sırça Kümes" adıyla Can Yücel çevirmiş. Benim çeviri anlayışımla hiç örtüşmese de Can Yücel çevirileri her zaman ilgi gösterilmesi gereken fenomenler.

Oyunun bendeki baskısında Williams son derece ayrıntılı sahne notları vermiş. Her üç oyunda da son derece duyarlı, insan zayıflıkları ve davranışlarını iyi incelemiş bir yazar portresi uyandı zihnimde. Her üç oyun da bir çok ülkede çok sık sahneye koyulan oyunlardan, şimdi sıra bir gösterimini bulup izlemekte.


29 Eylül 2013 Pazar

Türkiye'de Fantastik Edebiyat Var mı? - Günebakan Üçlemesi

15-16 yaşından beri Bilim Kurgu ve belki de ondan 4-5 yıl sonradan beri Fantastik Edebiyat düşkünü biri olarak hep şunu merak etmişimdir: Türkiye'de bir gün yerli yazarların Bilim Kurgu ve Fantastik Edebiyat örnekleri kolaylıkla bulunabilecek mi?

Türk Edebiyatı'nın gücü ortada, dünya çapında yazarlarımız var, her ne kadar kitap okuma oranı Batı ülkelerinin çok çok altında olsa da kitapların büyük bir meraklı kitlesi var, okumayı seven bir kesim her zaman var. Peki neden bizden Bilim Kurgu ve Fantazi yazarları çıkmıyor? Buna verilecek klasik cevaplardan biri ne kadar Bilim varsa o kadar Bilim-Kurgu var gibi olabilir ama bence bu tam uymuyor. Ne de olsa sanatın başka alanlarında bütün olanaksızlıklara karşın büyük başarılar elde edebiliyoruz. Mesela ben Türkiye'de Klasik Müziğin bu kadar az bilinmesi ve sevilmesine karşın virtüöz düzeyinde sanatçılar çıkabilmesini, oldukça başarılı bir kaç orkestramız olmasını hep takdirle karşılamışımdır.

Tabii yazarlarımızın hakkını çok da yememek lazım, doğrusu Bilim Kurgu yazarları çıkmış, örneğin bir zamanlar X-Bilinmeyen dergisini çıkaran ve uzun bir süre Bilim Kurgu sevenleri yönlendiren Selma Mine başarılı bir yazar. Orhan Duru'nun bazı eserleri Bilim Kurgu sınıfına sokulabilir. Fantastik öğeler içeren kitaplar da yok değil, örneğin Nazlı Eray'ın dünyası hep sihirli ve olağan dışıdır. Ama yine de gerçek anlamda Bilim Kurgu ve Fantazi yazarlarımız yoktu, bir kaç yıl öncesine kadar.

Şimdi en azından Gülşah Elikbank ve Barış Müstecaplıoğlu var. Onlara tam anlamıyla Fantazi yazarı denebilir, çünkü yapıtları klasik anlamında fantazi tanımına uyuyor ve büyük ölçüde sadece bunu yazıyorlar. Barış Müstecaplıoğlu'nu henüz okuma şansı bulamadım (aynı üniversiteyi bitirmişiz ama aramızda on beş yıl kadar var, dolayısıyla tanışamadık). Bir de tabii Sadık Yemni'yi unutmamak lazım, öbür dünya ile bu dünya arasındaki karakterleri İslam mistisizminden ve Ölümden sonrası ile ilgili İslam düşünceleri (ve belki hurafelerinden) esinlenen kitapları ilgi görmüştü. Bugün baktığımızda bir kısmı İslamiyet'ten beslenen ama çoğu pek özgün olmayan epeyce yazar görebiliyoruz.

Gülşah Elikbank'ın Günebakan Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Siyah Nefes'i 2010 yılında bir yaz tatilinde İstanbul'a gittiğimde tesadüf eseri bulup aldım. Tatilin sakin ve okumaya daha fazla zaman ayırılabilen ortamında bir kaç günde, bir solukta okuduğumu hatırlıyorum.

İlk dikkatimi çeken, Elikbank'ın belirgin "dişi" yazım stiliydi. Tabii bu tür ayrımları pek sevmiyorum ama Bilim-Kurgu ve Fantazi'de kadın yazarların kendilerine özgü bir sesi ve stili olduğu ve erkek yazarlardan oldukça farklı yaklaşımları olduğu yadsınamaz. Örnek vermek gerekirse tabii ki yazdıklarıyla kendine özgü bir çığır açan Ursula K. LeGuin, fantazi serilerinin yazarları Ann McCaffrey ve Marion Zimmer Bradley, Harry Potter'ın yaratıcısı Rowling, erkekleri taklit etmeyip kendilerine özgü kadın seslerini kağıda dökmüş ve benim çok sevdiğim yazarlar. Bir de James Tiptree Jr. adını kullanan ve öldükten sonra adının Raccoona Sheldon olduğu açıklanan, hikayelerine bayıldığım Avustralya'lı kadın yazar...

İşte Elikbank'ın romanında bu çok belirgindi. Nil ile Karya'nın aşkı ve aralarındaki kırılgan, duyarlı ilişki herhalde ancak bir kadının anlatabileceği bir üslupla yazılmıştı. İlk kitap hikayenin arka planını anlatıp okurun merakını gideriyor ve heyecanlı bir yerde bitiyordu. Ben birinci kitabın sonunda kahramanların lanetli kasabadan bizim dünyamıza döndükleri bölümü çok beğenmiştim ama bunun çok kısa sürdüğünü düşünüyorum, yani sanki bu bölüm biraz daha sürdürülerek iki dünya ve onun kahramanları arasındaki çelişkileri vurgulamak sanırım daha ilginç bir noktaya götürebilirdi bizi.

İkinci ve üçüncü kitapları maalesef bir kaç yıl boyunca bulamadım. Kısa Türkiye seyahatlerimde aradığım kitapçılarda hep tükenmiş olduğunu öğreniyordum. Bu arada ikinci ve üçüncü kitaplar da Postiga'dan çıkmıştı nedense. Sonunda İdefix'in online sitesinden kitapları ısmarlayıp okuma şansını buldum bu yaz.

İkinci kitapta kahramanımız Nil'in ailesini diğer bireyleri de piyasaya çıkıyor. Tabii düşmanları da çeşitlenip daha tehlikeli hale geliyorlar. İyilik ve kötülüğü simgeleyen karakterler saflarını seçiyor ve üçüncü kitapta büyük hesaplaşmaya kadar çeşitli olaylarla bir bir taraf, bir öbür taraf avantajlı duruma geçiyor.

Bir başka gözlemim de kitapların özellikle bazı bölümlerinde çok samimi bir anlatım olduğuydu. Elikbank'ın hayat hikayesini okuduysanız, Nil'in babasıyla olan diyalogları ve onu düşündüğü bölümlerin neden o kadar kalpten ve samimi yazıldığı da son derece açık görülebiliyor. Evet, kitapları yazarların hayatından bağımsız okumak tercih edilebilir ama metnin o yazarın hayatından ve yaşadığı olaylardan izler taşımasını da doğal görmek gerekir.


Belki bir konuda farklı bir yaklaşım güdebilirdi Elikbank. Genelde bu tür uzun soluklu, bir kaç kitaplı fantazi serilerinin başarılı olanlarının önemli bir özelliği var: Kitabın başında bir hedef konur. Kahramanlar her an bu hedefe ulaşmaları gerektiğinin bilincindedirler ve her hareketlerini bu yönlendirir. Örneğin Yüzüklerin Efendisi'ne Frodo'nun tek bir amacı vardır: Hem onun, hem tüm Orta Dünya'nın başına bela olan yüzüğü götürüp yanardağın içine atması gerekmektedir. Üçlemede bir sürü olay olsa da bu amaç hiç bir zaman çok arka plana atılmaz. Günebakan Üçlemesi'nde bir tek bunu rahatsızlığını duydum, yani Ana Amaç biraz değişim geçiriyor gibiydi ve bir süre sonra okuyucunun akışı ve bağlantıyı kaybetme tehlikesi ortaya çıkıyordu. Yani kitaplar sürükleyici de olsa ve siz büyük de zevk alsanız sanki bu tekniği kullanmak değerlerini arttırır gibi geldi bana.

Elikbank bu üçlemede Batılı yazarların tersine onların mitlerini kullanmamış. Her ne kadar Türk efsane ve mitlerinden de yararlanmasa da yeni bir takım konular bulmuş, yani kitapta elfler, ejderhalar falan yok.

Her ne kadar öyle lanse edilmiyorsa da ben üçlemenin stilinin daha çok "Young Adult" kategorisine girdiğini düşünüyorum. Gerçi bir anlamda fantazi okuyan herkesin yaşları kaç olursa olsun hep Young Adult olarak kaldıkları da söylenebilir, ama bu da başka bir konu....

İster genç olun, isterse benim gibi 50'lerinde bir "Young Adult" olun, dilimizde yazılan bu farklı fantastik üçlemeyi okumanızı tavsiye ederim.


21 Nisan 2013 Pazar

Dramaturji Süreci için bir El Kitabı


Dramaturji tiyatrodaki "görünmez" disiplinlerden biri sayılabilir, çünkü bu mesleğin uygulayıcıları bir prodüksiyon sırasında genellikle dışarıya pek yansıtılmazlar. Tiyatroyla ilgili olmayan pek çok kişi belki de bir oyunun doğru olarak sahneye konulması için son derece hayati olan bu mesleğin varlığından bile haberdar değildir.

Üç akademisyen tarafından yazılan The Process of Dramaturgy doğru bir dramaturji sürecinin uygulanabilmesi için ipuçları veriyor. Yazarlar bu geniş alanı üç aşamada inceliyorlar: Prodüksiyon Öncesi, Provalar ve Prodüksiyon.

Prodüksiyon öncesi aşaması için kitap bilgi toplama faaliyetlerine odaklanıyor. Dramaturg'un bu ilk aşamada yoğunlaştığı faaliyetler Prodüksiyon Kitabı'nı hazırlama, Yönetmen ile bir diyalog kurma ve oyun için kavramsal/kuramsal bir çerçeve oluşturmak olarak belirtiliyor.

Provalar aşamasında kitabın önem verdiği faaliyet Dramaturg'un sürekliliği sağlama çabası. Bu arada yeni sergilenecek oyunlarla ilgili de epeyce öneri veriliyor ve bu tür bir durumda dramaturgun görevlerinin defalarca sergilenmiş bir oyuna kıyasla epeyce farklılaştığı vurgulanıyor. Yeni bir oyunda Yönetmen, Dramaturg ve Oyun Yazarı'nda oluşan bir üçlünün uyumlu çalışması söz konusu. Bu hem aşılacak yeni bir engel hem de oyuna son derece büyük katkısı olabilecek bir fırsat olarak ele alınıyor.

Kitabın son bölümü Prodüksiyon ile ilgili. Burada Dramaturg'un katkıda bulunacağı önemli faaliyetler dış ilişkilerde kullanılacak metin ve yöntemlere yön vermek, lobide kullanılacak ve dışarıyla iletişimde kullanılacak görsel malzemeleri oyunun içeriğiyle tutarlılığını sağlamak olarak sıralanıyor. Bu bölümde ayrıca Neil Simon'ın Biloxi Blues eserinin sergilenmesi sırasında dramaturg faaliyetleri ve ürünlerini içeren bir Vaka Analizi de eklenmiş.

Kitap tek başına Dramaturji için tam içerikli bir eğitim kitabı olarak algılanmamalı, bunun için başka kitaplar gerekli (Örneğin Bert Cardullo'nun "What Is Dramaturgy?" kitabı - bu arada kitap tanıtım sayfasında Bert Cardullo'nun İzmir Ekonomi Üniversitesi Öğretim Üyesi olduğu ve Sinema tarihi, eleştiri, Popüler Kültür gibi dersler verdiği belirtiliyor, Amazon'da 96 kitabı görünüyor). Ancak kitap bir dramaturgun yapması gereken faaliyetlerle ilgili gayet yararlı bir başucu kitabı niteliğinde ve özellikle akademik ortamlarda ve amatör-yarı profesyonel tiyatrolarda çok kullanışlı olabileceğini düşünüyorum.

Türkiye'de Dramaturji kitaplarının durumuyla ilgili çok ayrıntılı bir bilgim yok, ama biraz araştırma yapınca bir kaç iyi (çeviri olmayan) kitap göze çarpıyor. 9 Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Hülya Nutku'nun Dramaturgi Oyun Sanatbilim kitabı 2001 baskısı. Daha yakın dönemde Devlet Tiyatrosu Dramaturgu Esen Çamurdan'ın Çağdaş Tiyatro ve Dramaturgi kitabı dikkati çekiyor. (Bu arada bu terimi Türkçeleştirmediğimize göre bir karar vermemiz gerekiyor. Genelde teknik terimlerin Fransızca olanları kullanılıyor, Türkçe'yle ses uyumu daha iyi olduğu için sanırım. Bu durumda Dramaturji dememiz gerekmiyor mu? Dramaturgi Almanca'dan alınmış oluyor. Gerçi modern Dramaturji'nin kurucusu olarak da Alman edebiyat ve tiyatro adamı Ephraim Lessing gösteriliyor)

17 Mart 2013 Pazar

Kelebeğin Rüyası: Şiirin ve Aşkın Filmi

Yılmaz Erdoğan filmleri genelde tiyatro yapıtları veya TV skeçleri gibi mizahi anlatımlarıyla dikkati çekmiştir. Kelebeğin Rüyası filimden ise Yılmaz Erdoğan şair duyarlılığını kullanmış ve bambaşka bir yapıta imza atmış.

2. Dünya savaşı yıllarında Zonguldak'ta yaşayan iki genç şairin, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun öyküsünü anlatıyor. Madenci kenti Zonguldak'ta o dönemde "Mükellefiyet Kanunu" sonucunda tüm erkek nüfus zorunlu olarak madende çalışır. Tek istisna daha okumuş insanlardır, onlar da farklı kamu hizmeti yaparlar. İki genç şair bir yandan gerek şiirle gerekse edebiyatın diğer dallarıyla ilgilenir, bir yandan da tüm düşleri eserlerinin edebiyat dergilerinde - özellikle de Varlık'ta - yayınlanmasıdır. Muzaffer belediye başkanının kızı Suzan'a aşık olmuştur ama hem sosyal statülerinin farklı olması, hem de iki arkadaşın - kentin büyük çoğunluğu gibi - verem olması beraberliklerini engelleyecektir. Ünlü şair Behçet Necatigil'in himayesinde iki arkadaş Suzan'ın hakemliğine en güzel şiirlerini sunarlar, bir yandan da bir çok hasta gibi sanatoryuma kabul edilmek için sıralarını beklemektedir.

Yürek burkan bu öyküyü Erdoğan son derece dingin ve şiirsel bir dille anlatmış. Evet, filmde bazılarının hoşuna gitmeyecek politik göndermeler var (zorunlu çalışma vs.) ama film şiir ve aşk üzerine. Kıvanç Tatlıtuğ bugüne kadarki oyunculuğunu katbekat aşmış, Mert Fırat da onunla gayet uyumlu bir oyun içinde. Yılmaz Erdoğan Behçet Necatigil rolünde tam bir 'guru'. Belçim Bilgin'in oyununu da beğendim (Aşk Tesadüfleri Sever'de de sevmiştim) ama liseli kız casting'inin yanlış olduğunu düşünüyorum.

Filmin görüntü yönetmenini tebrik etmek isterim, inanılmaz çekimler var zaman zaman. Benim gibi çok şiir meraklısı olmayan birinde bile gidip bir sürü şiir kitabı alma isteği yarattığına göre şiir ve aşk atmosferini son derece iyi yansıttığı söylenebilir. Bence Erdoğan'ın baş yapıtı bu ve onu aşması zor olacak.

Sinema Üzerine Filmler: İki Süper Film Birden

Sinema üzerine yapılan filmleri hep sevdim. Bizde çok fazla olmayan bu türün güzel örneklerinden biri Murat Şeker'in yönettiği "2 Süper Film Birden". Hayatını sinemaya adayan ve çekeceği uzun metrajlı film "Yerçekimi Sıfır"  için varını yoğunu harcayan Necati, parası bitince "senaryosuz" filmi için destek aramaya başlar. Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki dolaşması genelde onun vizyonunu anlamayan ya da kolay para kazanmak isteyen yapımcılara takılıp kalmaktadır. Neredeyse faciayla sonuçlanacak bir kısa çekim sonrası kamerası arıza yapıp tamirciye gidince karışan kasetler sonucu şantaj mafiasına bulaşacak, paçasını kurtarmaya çalışırken iyice batacaktır.

Yaratıcılık ve sinema üzerine bu güleryüzlü bakış kolay izleniyor. Oyuncu kadrosu oldukça ilginç ve bir çok iyi oyuncu kısa ama akılda kalıcı rollerde boy gösteriyor. Necati rolündeki Tim Seyfi benim tanıdığım bir yüz değil ama oldukça başarılı.

Bir başyapıt değil doğal olarak ama sinemayı seven bir yönetmenin sıcak bakışını yanıtması açısından tavsiye edilir.

Bir 12 Eylül filmi: Beynelmilel

Beynelmilel filmi 2007'de çevrilmiş, ben ancak şimdi DVD'sini izleyebildim. Adıyaman'da yerel müzisyenler olan Gevende'lerin 12 Eylül sonrası sıkıyönetim komutanlığı tarafından bir orkestraya dönüştürülmesiyle başlayan trajikomik olayları anlatıyor.

Müzisyenlerin liderleri konumundaki Abuzer'in öncülüğünde komutanların isteğiyle - temsili düşman kuvvetleri giysilerinden oluşan - üniformalarına ve çalmaları gereken klasik müzik aletlerine alışmaya çalışırken bir yandan da özel izinle açtıkları pavyonda haftada iki gün askerlere diğer günler de yerel halka hizmet ederek geçimlerini sağlamaya çalışırlar. Abuzer'in kızı Gülendam bir yandan üniversite sınavlarına hazırlanırken bir yandan da hem hoşlandığı hem de örnek aldığı komşu oğlu Haydar'dan devrimcilik ve sevgi üzerine bilgiler almaktadır. 12 Eylül Güvenlik Konseyi kenti ziyaret etmeyi planlayınca Haydar ve devrimci arkadaşı bir protesto düzenlemeye karar verirler. Bu, onları trajik bir sona doğru götürecektir.

Beynelmilel son derece sıcak, mizahi duygusu yüksek ve T ürkiye'nin trajik bir dönemini duyarlı bir şekilde anlatan bir film. Bunda hem yönetmenliği paylaşan hem de senaryoyu yazan Sırrı Süreyya Önder'in (şu anda BDP milletvekili) kendi kişisel deneyimlerinden de kaynaklanan payının büyük olduğunu sanıyorum. Slogancılığa ve klişe anlatımlara kaçmadan, son derece insancıl duygularla bir dönemi yansıtıyor.

Özgü Namal'ı ve babasını oynayan Cezmi Baskın'ı çok beğendim. Sosyalist Enternasyonal marşının şhir orkestrası versiyonu inanılmaz mizahi bir düşünce. Diyaloglar son derece zekice yazılmış. Müzik kullanımı da gayet güzel. Pavyon kadınlarında Meral Okay ve Dilber Ay'ı kullanmak da ortaya son derece mizahi diyaloglar çıkarmış. Tavsiye ederim.

Ahmet Ümit Beyazperdede: Sis ve Gece

Ahmet Ümit'i son üç dört yıldır yakından izleyip kitaplarını elimden geldiğince okuyorum. Özellikle son kitaplarının son derece sinematografik olduğunu düşündüm hep. Yanılmıyorsam yakında bazı kitapları sinemaya aktarılacak.

Ama daha önce Sis ve Gece sinemaya aktarılmıştı. Üzerinden epeyce bir zaman geçmiş olmasına rağmen DVD'sini edinince seyrettim.

Bu filmde bir MİT ajanının eşi, sevgilisi ve teşkilat içindeki komplolarla sıkışan yaşamından kesitler anlatılıyor. Sedat sevgilisi Mine'nin kaybolmasının ardındaki gerçekleri sorgularken bir örgüt hücre evine yapılan baskının ardından kendine yönelik bir suikast girişimi ve gitgide karışan ipuçları arasında bocalayarak gerçeğe ulaşmaya çalışıyor. Gitgide de kafası karışıyor. Mine bir ajan olabilir mi? Yoksa kendisine karşı bir komploda piyon olarak mı kullanılıyor?

Uğur Polat Sedat rolünde başarılı. Diğer oyuncular da oldukça iyi. Tempo zaman zaman düşüyor tabii ama filmin içindeki gizem hep sizinle. Müzik kullanımını çok sevdim ama DVD kaydında bazen müziğin sesi oyuncuların sesini bastırıyor ve duyulmalarını engelliyordu.

Bence güzel bir Ahmet Ümit uyarlaması ve aktarmak istediği atmosferi iyi aktaran bir yapıt. İlyas Salman'ı uzun zaman sonra bir filmde görmek güzeldi Film ayrıca çeşitli yurt içi festivallerde de ödül almış.


19 Kasım 2012 Pazartesi

Çağan Irmak'ın Gözüyle Girit Göçmenleri - Dedemin İnsanları

Çağan Irmak Dedemin İnsanları ile yine son derece sıcak ve insanın yüreğini kıpırdatan bir filme imza atmış. Girit göçmenlerinin dünyasına eğilen film, ayrıntılı senaryosuyla dikkat çekiyor. Ege'nin küçük bir kasabasında insanlar sıcak mahalle ilişkileriyle, belki de iklimden gelen kıpır kıpır ve neşeli kişilikleriyle sakin bir hayat sürerler, ama yılların geçmesiyle aslında içten içe kişilerin bilinçaltında yatan duygular su üstüne çıkmaya başlar. Kasabanın yerli halkı 1923'lerde mübadele sonucu gelip buraya yerleşen Girit göçmenlerini önce şaka yollu gavur diye adlandırmış ama siyasal gerilimlerin ortaya çıkmasıyla bu daha ciddi bir sorun haline gelmiştir.

Mahallenin küçük çocukları bile bundan nasibini alır. Mehmet beyin torunu Ozan dedesine gavur denmesini hiç kaldıramaz ama bunu ailesine karşı sert ve yıkıcı davranışlarla gösterir. Mehmet bey çocuk yaşta ayrılmak zorunda kaldığı Girit'i ve oradaki evini hiç unutmamıştır. 12 Eylül darbesiyle beraber kasabanın çehresi - Tüm Türkiye gibi - değişir, Mehmet'in oğlu İbrahim Belediye Başkanı Yardımcısı ve yöre halkının sesi olarak ihtilal yönetimince atanan yeni Belediye Başkanı'nın boy hedefi haline gelir.

Belki Irmak yöre insanlarının göçmenlere davranışını daha ayrıntılı inceleyebilirdi ama doğal olarak politik bir mesaj yerine son derece kişisel bir mesaj vermek istemiş (anladığım kadarıyla yaklaşık olarak kendi ailesinin hayatını işlemiş), o yüzden de bir noktadan sonra bu konuyu bırakıp 12 Eylül döneminin küçük kasabalardaki etkisini işlemiş.

Çetin Tekindor her zamanki gibi harika bir performans sergiliyor, Hümeyra kısa bir rolde yine çok iyi, Yiğit Özşener de başarılı.

Girit göçmenleriyle ilgili sevgili arkadaşım Neslihan Acu'nun Kuzgunun Şarkısı kitabını da tavsiye edebilirim, belki ortak yönlerini orada da bulabilirsiniz.



18 Kasım 2012 Pazar

Yasak Kitaplar

Türkiye'de doğup büyüyünce doğal olarak "Yasak Kitap" kavramı insanın çok da yabancı olmadığı bir olgu. Çocukluğumun ve gençliğimin bir çok döneminde hep bazı kitaplar yasaklıydı. 1970'lerde ve 1980'lerin bir döneminde sol yayınlar hep yasaklılar arasında yer aldı. Resmi olarak belirli bir yasak koyulmasa bile dönemin değişen koşullarına göre resmi görevliler bazı kitapların "sakıncalı" olduğunu iddia ederler, yaptıkları aramalarda ele geçen kitaplar "müsadere edilir" ve sonra da "imha edilirdi".

12 Eylül döneminin etkileri zayıfladıktan sonra bile çeşitli nedenlerle, bu arada "müstehcenlik" nedeniyle de kitaplar yasaklandı. Henry Miller'in Oğlak Dönencesi yasaklandıktan sonra bir sürü yayınevi bir araya gelip yasaklanan kitabı yalnızca mahkeme kararında belirtilen cümleleri çıkararak ama mahkeme kararlarını olduğu gibi ekleyerek yayınlamışlardı.

21. yüzyılın ilk onyılını devirdiğimiz bugünlerde bile kitapların yasaklanması anlaşılır gibi bir şey değil. Gerçi bu sadece Türkiye'ye özgü bir durum değil doğal olarak, ama "ileri demokrasi" diye adlandırdığımız ülkelerde bunu pek beklemiyorsunuz.

İşte bu sabah Hollanda'nın büyük süpermarket zincirlerinden birinde haftasonu alışverişimi yaparken "Yasak Kitaplar"  etiketi altında Nabokov'un Lolita'sının satıldığını görünce bir an için şaşırdım doğrusu. Ne de olsa Hollanda'nın neredeyse sonsuz özgürlük ortamı, "Komşu Sevgisi, Özgürlük ve Çeşitlilik Partisi" adı altında pedofiliyi serbest bıralmaya çalışan bir partiye bile tolerans gösterebilmişti. (Dipnot olarak düşelim: Yapılan bir ankette halkın %85'i partinin faaliyetinin durdurulmasını istemiş ama mahkeme fikir özgürlüğü nedeniyle bunu kabul etmemiş, gerçi parti seçimlere katılabilecek kadar bir destek bulamadığı için 2010'dan sonra faaliyetlerine devam etmemiş).

Afişi incelediğimde işin sırrını anladım. Hafif sol eğilimli  de Volkskrant gazetesi (tabii ki "hafif sol"  diye yeni bir politik duruş icat etmedim, bu gazete önceleri Katolik toplumunun görüşlerini yansıtırken sonra solcu olmuş, sonra da tavrını biraz yumuşatmış) tarih boyunca yasaklanan kitapları ele alan bir yazı dizisiyle birlikte "kupon karşılığı" bu kitapları ucuza satın alma olanağı sağlayan bir kampanya başlatmış. Ben ilk haftayı kaçırmışım, şimdi bu yasak kitaplar listesine bir göz atalım:


  1. Franz Kafka, Dönüşüm (Die Werdwandlung). Komünist Parti döneminde yasaklanmış.  
  2. Vladimir Nabokov, Lolita. Rusya'da ve Demir Perde ülkelerinde hiç yayınlanmamış, A.B.D, Belçika ve Fransa'da sorun yaşamış.
  3. D.H. Lawrence, Lady Chatterley'in Aşığı (Lady Chatterley's Lover). 1970'lere kadar çeşitli ülkelerde yasaklanmış.
  4. Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza (Преступлéние и наказáние). 
  5. Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya (Brave New World). İçerdiği uyuşturucu ve cinsellik yüklü ütopya betimlemesi nedeniyle bir çok ülkede yasaklandı.
  6. Victor Hugo, Notre Dame'ın Kamburu (Notre Dame de Paris). Hollanda'da Katolik Kilisesi kurumları romanı yasaklamış.
  7. Harry Mulish, Taş Yatak (Het Stenen Bruidsbed). Hollanda'nın en tanınan yazarlarından birinin bu romanının çevirisi Franco İspanya'sında yasaklanmış.
  8. Gustave Flaubert, Madame Bovary. Doğal olarak Katolik Kilisesi tarafından yasaklanmış.
  9. Choderlos de Laclos, Tehlikeli İlişkiler (Les Liaisons Dangereuses). 
  10. Kurt Vonnegut, Mezbaha No. 5 (Slaughterhouse Five). Bu savaş karşıtı roman, 1972-1976 yılları arasında A.B.D.'nin çeşitli kurumlarında yasaklanmış.
  11. John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar (Of Mice and Men). Amerikan Rüyası'nın diğer yüzünü gösteren bu roman çeşitli okullarda dönem dönem yasaklanmış.
  12.  Louis Paul Boon, Mieke Maaike'nin Müstehcen Gençliği (Mieke Maaike's Obscene Jeugd). Belçikalı bu yazarın kitabı kendi ülkesinde yasaklanmış.
  13. Stefan Zweig, Satranç Hikayesi (Schachnovelle). Nazi rejimine karşı bu roman 1930'larda Almanya'da yasaklanmış.
  14. Giovanni Boccaccio, Şarap Fıçısındaki Aşık ve Diğer Erotik Hikayeler (Decameron). Kendi döneminde dine küfürle suçlanmış, daha sonra da dönem dönem yasaklanmış.
  15. Anais Nin, Henry ve June. Anais Nin'in Paris'te Henry ve June Miller'la ilişkilerini anlattığı erotik kitap.
  16. Lodewijk van Deyssel, Bir Aşk (Een Liefde).
  17. Hugo Claus, De Metsiers. Katolik kilisesince yasaklanmış.
  18. Salman Rushdie, Şeytan Ayetleri (The Satanic Verses). 1980'lerin sonunda Ayetullah Humeyni'nin fetvasıyla Salam Rushdie'nin kaçak bir hayat yaşamaya başlamasına neden olan ve Türkiye'de de Aziz Nesin çevirisi Sivas katliamının görünürdeki nedenleri arasında sayılan meşhur kitap. 
  19. Johann Wolfgang van Goethe, Genç Werther'in Acıları (Die Leiden des Jungen Werthers).  Danimarka, Avusturya ve Franco İspanya'sında yasaklanmıştı.
  20. Laurence Stern, Fransa ve İtalya'da Duygusal Bir Yolculuk (A Sentimental Journey Through France and Italy). Bir rahibin seyahatlerini anlatan bu kitap rahibi duygusal ilişkilere karıştırdığı için Belçika ve Hollanda'da bir süre yasaklanmış.

Listedekilerin çoğu bizim de tanıdık olduğumuz isimler. Tabii bu listeyi Türkiye'de yasaklı olan kitaplar için yapsaydık herhalde uzun bir liste olurdu.

Yazıyı bitirmeden sevgili Fatih Özgüven'in harika Lolita çevirisine değinmeden geçmemek lazım. Yasaklı kitap olmasın, herkes kendini özgürce ifade edebilsin.....

7 Kasım 2012 Çarşamba

Hollanda ve Türkiye'de Caz Albümleri

Yıllardır caz dinlemek benim için hayatımın önemli bir parçası. Gerek araba kullanırken, gerekse bilgisayar başında çalışırken cazın dinamik ama bazen de yumuşak ve dingin ritmi beni rahatlatır. Elimden geldiğince de caz albümlerini edinip yeni sanatçıları izlemeye çalışıyorum.

Hollanda'daki müzik panoraması belki çoğu kişinin bilmediği bir yapıya sahip. Tarihte klasik müzikte pek fazla adı duyulan Hollandalı besteci yok, Alman (Avusturya) ekolünün gölgesinde kalmışlar. Şu andaki popüler kültürlerindeki ortalama müzik de eh bizim maç eşliğinde söylenen müzik kadar kaliteli dersem anlaşılır herhalde. Bir de Frans Bauer, Marco Borsato gibi 1950-1970 arasının popüler müziğini sürdüren sanatçılar var tabii.

Hollanda modern müziğin bazı alanlarında gerçekten şaşırtıcı bir zenginliğe sahip. Birincisi Club/Dance/Trance müziği. Dünyanın en ünlü DJ'lerinden (kimine göre bir numara) Armin van Buuren buralı örneğin. Yine enünlü DJ'lerden DJ Tiesto da Hollandalı. Canlı müzik çalınan mekanların bir çoğunda Club//Dance müziği duyulabiliyor (bir kaç yıl önce bir mekana gittiğimde mekan sahibi nazikçe oradaki müzikten çok hoşlanmayabileceğimizi ima etmişti).

Yine Hollanda'da Metal ve türevleri oldukça yaygın ama özellikle Symphonic Metal, Gothic Metal ve Progressive Metal alanında dünyanın en iyi grupları buradan çıkıyor: Within Temptation, Epica, Stream of Passion, After Forever, Delain, The Gathering gibi. Metal grupları ile ilgili bir başka yazı yazmayı umarak bu yazının konusuna gelelim.

Hollanda'da şaşılacak kadar zengin bir caz kültürü var. Bazı bilinen ünlü cazcıları var tabii ki, Candy Dulfer, Hans Dulfer gibi. Hollanda cazını tanıtmak için bir vakıf bile kurmuşlar: Hollanda Caz Ajansı. Leiden, Amsterdam gibi kentlerde canlı müzik yapılan onlarca caz kulübü var ve kalite son derece yüksek. Kraliçe'nin Doğum Günü gibi resmi bayram günlerinde Dixie Jazz çalan küçük gruplar kentlerin sokaklarında yürüyerek müzik yapıyor, hemen hemen her kasabada küçük bir caz kulübü var.

Son günlerde Hollanda'da çıkan iki albüm ilgimi çekti ve caz kütüphaneme yeni bir soluk getirdi.

Karsu Dönmez - Confessions

İlk albüm tabii ki Türk olduğumuz için ek bir öneme sahip. Karsu Dönmez, Hollanda doğumlu, Türk asıllı genç bir müzisyen. Piyano çalmanın yanısıra klasik tarzda bir caz şarkıcısı. Alto tonlarda sesi ve özenli performansı dikkati çekiyor. Yeni albümü Confessions henüz yayınlandı. Daha önce New York Carnegie Hall dahil bir çok yerde konserler vermiş. Şu günlerde Endonezya'da konserde.

Benim için albüm hafif bir hayal kırıklığı yarattı. Şarkılar genelde gayet iyi, arada üç tane de Türkçe şarkı var. Ama kayıt vokalleri yeterince ön plana çıkarıp vurgulayamamış gibi geldi bana, bir de bazı parçalar yeterince jazzy gelmedi.

Confessions, güzel bir piyano soloyla başlayıp yumuşak caz vokallerle devam eden ve beğendiğim bir şarkı. Play My String oldukça dinamik, videosu da güzel hazırlanmış bir parça, ama vokalleri çok beğenmedim. Karsucat'in adına bakınca gerçek bir scat performansı bekledim ama maalesef vasat bir caz parçası çıktı. Türkçe parçalar arasında Kendini Yak değişik düzenlemesiyle beğendiğim parça oldu ama Türkçe telaffuz sorunları parçadan zevk almamı engelledi.

Yine de son derece umut veren ve uzun vadede bir caz divasına dönüşmeyi vaat eden genç bir sanatçı.

Caro Emerald - Deleted Scenes from the Cutting Floor

Caro Emerald, Hollandalı pop-caz müzisyeni Caroline Esmeralda van der Leeuw'un sahne ismi. Caro Emerald 2009 yılında birdenbire parlamış ve önce single'ı, sonra da albümü listelerde en üst sıralarda yer almış. Caz performansı gerçekten üstün, çalıştığı besteciler de iyi olunca ortaya gerçekten iyi bir albüm çıkmış. Benim favorilerim That Man ve A Night Like This. Parçaların bir kaçı sağlam bir cha-cha altyapısına sahip ve dans stüdyolarının favorisi.



Türkiye'deki caz panoraması da son yıllarda zenginleşmeye başladı. Beni ilgimi çeken iki albüm oldu son yıl içinde.

Önder Focan and Meltem Ege Group - Songbook

Önder Focan 1970'lerden beri müzikle ve cazla uğraşan bir caz duayeni ve İstanbul'daki önemli caz mekanı Nardis'in sahibi. Bir çok albüm çikarmış ama ben müziğiyle son albümü Songbook sayesinde tanıştım. Bu albümde vokallerde Meltem Ege'yle çalışmış. Meltem Ege Bilkent Üniversitesi ve Berklee Müzik Akademisi mezunu son derece yetenekli bir caz vokalisti. Daha önce dinleme fırsatı bulamamıştım ama Songbook albümündeki yorumlarına bayıldım. Özellikle de gerçekten Türkçe scat yapılmasının başka bir örneğine rastlamamıştım daha önce. (Örneğin Boşver ve Bu Ada) . Benim favorilerim She Sings the Telephone Book ve Sympatheticus.

Önder Focan'ın gitar soloları da gerçekten büyük katkıda bulunuyor albümün atmosferine. Kaliteli bir müzik, Türkçe'nin güzel kullanımı ve güzel bir caz ziyafeti.


Emir Ersoy ve Projecto Cubano - Karnaval

Tabii ki bu bir caz albümü değil, tümüyle Latin ezgilere ve özellikle Salsa'ya ayrılmış. Emir Ersoy Türk pop şarkıcılarına iyi bilinen eserleri Latin düzenlemesiyle söyletmiş. Bütün albüm kıpır kıpır ve enerji dolu. Bazı uyarlamalar son derece doğal ve iyi işlenmiş (Kenan Doğulu - Hiç Bana Sordun mu, Ayça Varlıer - Sil Baştan). Projecto Cubano inanılmaz iyi bir performans sergiliyor. Arada vasat performanslar da var ama albüm bütünüyle iyi bir Latin seçkisi, kayıtlar da oldukça kaliteli.









16 Ekim 2012 Salı

Sultanı Öldürmek

Ahmet Ümit tarihi cinayet romanlarına devam ediyor. Bir önceki romanı olan İstanbul Hatırası'nda İstanbul'un tarihi yerlerinde işlenen ve katilin eski bir para ile imzaladığı cinayetleri çözmeye çalışan Başkomiser Nevzat yeni kitap Sultanı Öldürmek'te biraz arka planda rol alıyor. Bu kitabın kahramanı Müştak Serhazin bir tarih profesörü. Yıllar önce kendisini terkedip Amerika'ya yerleşen ve orada ünlü bir akademisyen olan eski sevgilisi Nüzhet yıllar sonra İstanbul'a dönmüş ve görüşmek istemiştir. Görüşmeye giden Müştak bir süre bilincini yitirir ve ayıldığında kendini Nüzhet'in cesedinin başında bulur. Acaba onu yıllar önce kendisini bıraktığı için intikam almak için kendisi mi öldürmüştür? Yoksa ölümünde Fatih'in babasını öldürdüğü teorisinin bir etkisi olmuş olabilir mi? Polisle berbaer cinayeti araştırmaya başlar ama ipuçları katilin kendis olduğunu işaret etmektedir.

Ahmet Ümit her zamanki akıcı üslubuyla bu ilginç konuyu da başarıyla ele alıyor. Açık ki romanları için çok detaylı bir araştırma yapıyor ve polisiye romanların alışılmış tekniklerini kullanmakla beraber yine de beklenenin dışına çıkmayı başarıyor. Ahmet  Ümit'in şu aralar başladığını söylediği bir sonraki romanını da merakla bekliyor olacağım.


Dünyanın İlk Günü - Bir Fetih Romanı

Beyazıt Akman A.B.D.'nde yaşayan akademisyen bir tarihçi. İmparatorluk adı verdiği tarihsel roman dizisinin ilkinde İstanbul'un fethinin hemen öncesinde (ve geri dönüşlerle biraz daha öncesinde) Fatih Sultan Mehmet'i anlatıyor. Akademisyenliğinin etkisi kitapta görülüyor. Fetihle ilgili hazırlıkların arasına ancak tarihi belgelerde rastlanabilecek detaylar yerleştirilmiş ve buralardaki detaylar açıkça görülerek kurgusal içerikten ayırdedilebiliyor. Ama roman bütün bu bilgileri ve anlatımı bir araya tutarlı bir şekilde getirerek bütünlüğü olan bir anlatı sunamıyor. Kitap bittiğinde Fatih dönemiyle ilgili az bilinen bilgilerden oluşan bir dramatize belgesel izlemiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. " Muhteşem Yüzyıl"  gibi popüler tarihi dizilerde bile - tümüyle kurgusal da olsa - karakterlerin neler düşündükleri, nasıl bir ruh haleti içinde olduğu daha iyi anlatılıyordu.

Benim için bu Akman'ın bu ilk tarihi roamnı bir hayal kırıklığı doğrusu....


28 Mayıs 2012 Pazartesi

Bütün bunlar .... sadece oyun mu?

Beckett'in Oyunu

Saçma Tiyatrosu (Absurd Drama) ile ilgim lisede İngilizce dersinde okuduğumuz kitapla başladı (evet o zamanlar bazı liselerde gerçekten iyi kitaplar okunurdu, James Joyce'dan A Portrait of the Artist as a Young Man, William Golding'den Lord of the Flies gibi). Yanılmıyorsam bir iki makale okuyup tartıştıktan sonra Edward Albee'nin Zoo Story oyununu işlemiştik.

Yıllar sonra Metis Çeviri dergisinin yayın kuruluydayken 2. sayının teması oyun çevirisi olunca ben de Samuel Beckett'in Play adlı oyununu çevirip yayınlamıştım. (Metis Çeviri macerasını daha önce anlatmıştım). Dergi için yaptığım bir çok çeviri gibi bunu da aradan yıllar geçince unutmuştum doğrusu.

2011 sonlarına doğru aldığım bir e-posta ile bir kez daha Beckett'i hatırladım. Aynı okuldan mezun olduğumuz dramaturg Tarık Günersel benimle temasa geçiyor ve bu çeviriyi yapıp yapmadığımı soruyordu. Kendisiyle temasa geçtiğimde bu oyunun İstanbul Şehir Tiyatroları repertuarına alındığını ve oynanacağını öğrendim. Bu tabii 23 yıl sonra hoş bir sürprizdi. Bu arada dergide yayınladığım çevirinin bilinmeyen kişilerce Mitos Boyut Yayınevi'ne verildiğini ve haberim olmadan Beckett'in bir çok eserini derleyen bir kitapta yayınlandığını da öğrendim. Türkiye için bu çok da garip değildi belki ama insan yine de kızıyordu.

Güzel bir haber de oyunun Şahika Tekand tarafından sahneye koyulacağını öğrenmemdi. Yıllar önce Türk sinemasına oyunculuğuyla yeni bir tad getiren Tekand, güçlü tiyatro altyapısıyla ve geliştirip defalarca uyguladığı "performatif sahneleme ve oyunculuk" yöntemiyle son yıllarda sıradışı yapıtlara imzasını atıyordu, hem de bir Beckett uzmanı olarak görülüyordu.

"Oyun 2012"

Oyun, 10 Mayıs-5 Haziran 2012 tarihleri arasında İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafindan düzenlenen 18. İstanbul Tiyatro Festivali sırasında üç gece sergilenecekti. Ben de bu fırsatı kaçırmamak ve sözcüklerin sahnede nasıl yankılandığını görebilmek için iki günlüğüne İstanbul'un yolunu tuttum.

Oyunun orijinalinde klasik bir aşk üçgeni teması etrafında iki kadın ve bir erkekten oluşan üçlünün sadece kafaları görülecek şekilde girdikleri küplerin içinde kendilerini insafsızca takip eden bir "sorgucu"  ışığın dürtmesiyle sıkıcı varlıklarının özeti olan günleri anlatmaları konu edilir. Ancak bu basit gibi görünen öykü ışığın amansız takibi altında bazen aynı anda konuşup bağrışarak, bazen de sözcükleri müzikteki "kontrpuan" anlayışı içinde birbirleriyle çarpıştırarak son derece modernist bir yaklaşımla verilmektedir. Metnin sonunda hiç beklenmedik bir komut vardır : "Oyun tekrarlanır". Tabii bu basit bir tekrar değildir. Beckett oyunu sergileyenlere bu ikinci tekrarda ya tempoyu hızlandırarak ya da yavaşlatarak farkli bir anlatım olanağını aramaları için gerekli talimatları vermiştir.

Tekand'ın daha önce sahnelediği ve genelde Beckett'in metnine ve talimatlarına sadık kaldığı bu oyunda bu kez yine son derece modernist bir yaklaşımla ilginç bir uyarlamaya gittiğini görüyoruz. Oyundaki üçlüyü beşle çarpıp 5 erkek ve 10 kadından oluşan bir kadro oluşturmuş, ayrıca ışıkları başarıyla yöneten iki oyuncuyu da normal kadroya dahil etmiş. Beckett'in iki kez tekrarlanacak metninin önüne önce sessiz oyunlardan oluşan bir bölüm eklemiş, sonra da daha sonra tümünü vereceği metnin belirli parçalarını özgün metindekinin dışında sıralamalarla çarpıştırdığı bir ikinci metin daha eklemiş. Oyuncular küpler yerine yüksek bir platform şeklinde düzenlenen üç katlı kutucukların içinde duruyorlar ve sorgucu ışık üzerlerine çevrildikçe kısa ya da uzun metinlerini gitgide artan bir enerjiyle seyirciye aktarıyorlar. Böylece normalde 10-15 dakika içinde bitecek metin bir saatlik bir teknik tiyatro gösterisine dönüyor.

Tabii metni bilmeyen seyirci için ilk iki bölümü anlamak ancak 3. ve 4. bölümleri seyrederken ya da bitince mümkün oluyor, ama bu yine de oyunun tümünü zevkle seyretmeye engel olmuyor.

Bir başka ilginç nokta da Tekand'ın Beckett'in oyun metninde kullandığı talimatları da oyunun metnine ekleyerek bir anlamda postmodern bir yaklaşımla bunun bir oyun olduğunu oyunun metninde seyirciye açıkça söylemesi. Bunun da daha önce örneğini görmemiştim. (Belki Nabokov'un "Bend Sinister" romanındaki gibi yazar kendisini karakterine ve dolayısıyla okuruna/seyircisine gösteriyor ya da Borges'in bazı öykülerindeki gibi bunun bir kurmaca olduğunu açıkça söylemek gereği duyuyor).

Oyun sonrası ekiple bir arada olma şansını bulduğum için bu yüksek performansı gerçekleştirmek için neler yaptıklarını ve özellikle "çember"  yönteminin bu karmaşık metnin ezberlenmesini nasıl kolaylaştırdığını ayrıntılı olarak öğrenme şansı buldum. Seyirci oyunun sonunda belki oyuncular kadar yorulduğunu hissediyor, çünkü oyunun yansıttığı enerji ve adrenalin son derece yüksek.

Bu oyunda bireysel performanslardan bahsetmek biraz zor, çünkü karmaşık bir orkestrasyon ve inanılmaz başarılı bir ışık yönetimi var. Yine de ben bazı oyuncuların bir adım daha öne çıktıklarını düşünüyorum. Bunlar arasında Özge Özder, Pelin Budak, Ozan Gözel ve Çağlar Yiğitoğulları var, bir de tabii ışık masasında müthiş bir performans sergileyen (ve tüm oyuncuların bütün repliklerini ezberlediklerini öğrendiğim) Burçak Çöllü ve Selen Kartay.

Şehir Tiyatroları (ve genelde devlet destekli tiyatro) konusunda çıkan tartışmalar ve bunun tiyatrocularda yarattığı infial üzerinden çok kısa bir zaman geçmişken gördüğüm bu oyun bir anlamda aslında bu tartışmanın ve etrafında üretilen savların ne kadar gereksiz ve geçersiz olduğunu, emek ve enerji koyarak üretilen yapıtların devlet destekli ya da özel finansmanlı demeden bu işe gönül koymuş toplulukların pırıltılı yeteneklerini nasıl seyirciye gösterebildiklerini ve tiyatroyu sürekli yenileyebildiğini açıkça göstererek tarihte yerini alıyor....

 

 

 
 

17 Mart 2012 Cumartesi

Elif Şafak : İskender

Elif Şafak'ın bu son kitabı yine daha önce kullandığına benzer edebi teknikler kullanıyor (hikaye birden fazla koldan ve zamanda ileriye ve geriye giderek ilerliyor) ama açıkçası işlediği konu ve girdiği derinlik bana yetersiz geldi. Üzerinde çok durulan göçmenlik sorunu son derece detaysız bir şekilde ve yalnızca İngiltere'de 1970'lerde yükselmeye başlayan ırkçılık bağlamında işlenmiş. Yine töre, erkeklerin aileleriyle aldatma düzeyinde gelişen ilişkileri, sevgisizlik gibi konular işlenmiş ama bende bu biraz çalakalem yazılmış ve Elif Şafak'ın derinlikli kitaplarından (örneğin Mahrem, Pinhan, Baba ve Piç) çok uzakta bir performans izlenimi bıraktı.

Yine de okunabilir, hikayenin az da olsa ilginçliği hatırına. En önemli yapıtı değil kuşkusuz.


24 Ağustos 2009 Pazartesi

Nakkaş ve Frenk Resmi

Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı belki de eski bir Osmanlı zanaati olan nakkaşlık hakkında ilk defa ayrıntılı bir öykü anlatan yapıttı. Orhan Pamuk'un temel sorunsallarından biri olan Doğu-Batı ayrımının nakış ve resim sanatlarının ayrımları kullanarak vurgulanması kitabın temel izleklerinden biri olmuştu.

Derviş Zaim'in 2006 yapımı filmi Cenneti Beklerken çok benzeri bir konuyu ele alıyor. Nakış ustası Eflatun saraydan çağrılıp isyan çıkaran sahte şehzade Danyal'ın başı vurulmadan önce Frenk usulüyle (yani bildiğimiz portre uslubuyla) resmini yapması istenir. Böylece saray ölenin gerçekten Danyal olduğundan emin olacaktır. Karısını ve çocuğunu yeni kaybeden Eflatun istemeden de olsa bu yolculuğa çıkar.

Gideceği yere ulaştığında esir edilenin aslında Danyal'ın oğlu olduğunu öğrenir. Yolda yanına ve himayesine aldığı köle kızla beraber hayatta kalma savaşı veren Eflatun, yıllardır emek verdiği ve ustası olduğu nakış sanatının estetik ve perspektiften uzak, ama insanın rüyalarını ve izlenimlerini yansıtan minyatürleriyle, Batı resminin neredeyse foto-gerçekçi, rasyonel yaklaşımı arasına sıkışacak, sonunda bir senteze ulaşacaktır.

Bu basit ve pek sürpriz içermeyen öykü sinemaya oldukça etkileyici bir dille aktarılmış. Filmde geçişlerde minyatür tarzlı animasyonlar, hikayeyi değişik açılardan yansıtan aynalar ve daha bir çok sinema tekniği kullanılmış. Oyuncular genelde başarılı ve müzik inanılmaz güzel. Derviş Zaim'in son derece özgün ve etkileyici bir yönetmen olduğu son derece açık.