29 Ocak 2015 Perşembe

Kim Korkar Frankenstein'dan?


Çocukluk kabuslarımızda kurt adamlar, vampirler, şeytanlar ve benzeri yaratıklar olabilir. Bu yaratıkların en ünlülerinden biri de kuşkusuz Frankenstein'ın canavarıdır. Bazılarımız belki de Frankenstein filmlerinin ilki olan ve şu anda dünya klasiği olan Boris Karloff'un canavarı canlandırdığı filmi görmüş olabiliriz (Ben filmin eski, silik bir kopyasını bir taşra sinemasında gördüğümü hatırlıyorum).

Filminin bu kadar popüler olmasına karşın Mary Wollstonecraft Shelley'nin 1818'de yayınladığı orijinal Frankenstein kitabını okuyan azdır. Tabii ki "Frankenstein" terimi bir çok dilde korkunç bir yaratığı tarif etmekte kullanılsa da aslında canavarın adı değil, onu yaratan bilim adamının adıdır.

Edebiyat alanında çok iyi incelenmemiş Mary Shelley'nin yaşamına ve dostlarına baktığımızda 18. ve 19. yüzyıllarda oldukça etkili olan bir çok yazara rastlıyoruz. Babası William Godwin, Caleb Williams gibi romanlarla adını duyuran bir radikal anarşist ve ateistti. Godwin'in evlendiği Mary Wollstonecraft zamanının tartışmalarına Vindication of the Rights of Women kitabıyla katkıda bulunmuş bir felsefeci ve kadın hakları savunucusuydu. Kızları Mary ise ünlü şair Percy Bysshe Shelley'le evlenmişti.

Kitabın çıktığı dönem büyük olaylara gebe olmuştur. Kaptan Cook'un Güney denizlerindeki gezileri daha önce Avrupa'da bilinmeyen bir sürü bilgi türünün ortaya çıkmasını sağlamıştı. Erasmus Darwin (Charles Darwin'in büyükbabası) evrimci fikirleri şiirlerinde ve iki ciltlik Zoonomia'sında işlemeye başlar. Sanayi Devrimi tüm hızıyla sürmektedir, doğa bilimleri her gün ilerlemektedir. Buharlı bir gemi ilk kez Atlantik Okyanusu'nu geçmiştir. Lokomotifler, demiryolları, karayolları ve köprüler inşa edilmekte, elektriğin kullanımı araştırılmaktadır.

Mary Shelley bir çok kişi tarafından etkilenerek Gotik geleneğinden gelmişe benzeyen bir kitap yazmıştır ama kitapta yaşadığı çağın bütün çelişkileri görülebilir. Kitabın ana teması sağduyuyla modern insanın düşünceleri arasındaki çelişkidir.

Victor Frankenstein yaşamın sırrını keşfetmeye çalışmaktadır ve bu zor arayış sırasında hem toplumdan hem de arkadaşlarından soyutlanmıştır. Bu tabii ki Goethe'nin Faust'undakine benzer bir arayıştır ama mistisizm ve dinin yerini bilim almıştır. Frankenstein'ın başarısı - bir canlı yaratmak - bir dizi aşamanın ve çok çalışmanın sonucudur, doğaüstü ya da dinsel güçlerin sonucu değildir. Shelley Romantik edebiyatın ana temalarını tam olarak terketmemiş ama İnsan'ın ikili özelliğini göstermiştir. Bu tür bir ikilik daha sonra Dorian Grey'in Portresi ve Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi romanlarda yeniden ortaya çıkacaktır.

Bir yandan insanlığın doğayı sürekli yenerek yaşam koşullarını iyileştireceği inancı vardır ama diğer yandan insanın doğası ve karakterinin bunion gerçekleştirmesine engel olacağı da düşünülmektedir. Belki de Shelley'nin romanı edebiyatta bilimin artı ve eksilerinin incelendiği ilk örnektir.

Kısaca kitabın konusuna bakarsak Victor Frankenstein yaptığı uzun ve saplantı derecesine varan deneylerin sonunda kadavralardan birleştirerek oluşturduğu yaratığa can vermeyi başarır ama daha sonra yaptığından dehşet duyarak kaçar, Yaratık ise ortadan kaybolur. Daha sonraları garip olaylar olur ve hatta bir cinayet işlenir, sonra bunları yaratığın yaptığı anlaşılır. Yaratık geri dönüp başından geçenleri Frankenstein'a anlatır. Hayata geldikten sonra hiç bir şey bilmeden ve anlamadan kaçmış, sağ kalmaya çalışmıştır ama insanların saldırısına uğramıştır. Herkesten kaçar ve saklanarak yaşar, bütün bu çektiklerinden ise kendisini yaratan Frankenstein'ı sorumlu tutar ve onu tehdit eder, düğün gecesinde görüşeceklerdir. Düğün gecesinde yaratık ortaya çıkar ve Frankenstein'ın nişanlısını öldürür. Kitabın bundan sonrasında Frankenstein'ın canavarı dünyanın çeşitli yerlerinde takip etmesi ve intikam peşinde koşması anlatılır.

Roman ilk yayınlandığında son derece başarılı bir Gotik roman olarak değerlendirilmişti. Eleştirmenler Gotik gelenekten bir ayrılışı simgeleyen romanın yapısını ve içeriğini gerçekten anlayamadılar. Shelley önce geniş hayal gücünün yardımıyla yaratma sürecini anlatır, sonra sağduyusunu ve etkilendiği bütün düşünceleri harmanlayarak ana temaya alt temalar eklemiş ve sağduyuyla duyguların dengelendiği bir sentez oluşturmuştur. Bu alt temalar romanın yapısını biraz zedelemiştir ama roman o dönemin romanlarındaki tipik anlatım stili olan ve her şeyi bilen bir anlatıcının okuyucu için didaktik bir monologla olayları anlattığı bir stille karşılaştırıldığında fark görülecektir. Bazı yazarlar da bu kitabın bilinen ilk Bilim Kurgu romanı olduğunu öne sürerler.

İlginç noktalardan biri de kitaptaki yaratığın bir adı olmamasıdır. Modern İnsanın Bilim'le tanışmasını simgeleyen Frankenstein kendi yarattığı ama tam olarak anlayamadığı bir şeyin kurbanı olur.

Romanın tümünde ciddi çatışmalar görülür. Shelley Darvinizmden yola çıkar ve değişim ve yaratıcılığı doğaya bağlar ama daha sonra Milton'un Kayıp Cennet kitabındaki teolojiye ulaşır. Yaratığın kendini anlatış biçimi Milton'un kitabındaki düşmüş melek Lucifer'i anımsatır.

Bir başka çatışma da "bilimsel" gelenekler arasındadır. Frankenstein önce çözümü Paracelsus ve Albertus Magnus gibi eski simyacılarda arar ama daha sonra - bugünkü standartlara göre kaba da olsa - bilimsel yöntemi keşfeder. Shelley bu yeni dönemdeki değişimlerin farkındadır ve eski dönemlere ait simya ve benzeri tozlu kalıntılara gerek olmadığını da bilmektedir.

Kitabın genelde ihmal edilmesinin bir nedeni de Frankenstein filmlerinin sinemadaki başarısı olabilir. Sessiz dönemde bir çok kez filme alındıktan sonra Boris Karloff'un 1931 tiplemesiyle filmler gerçekten başarıya yürümüştür. Orijinal filmden sonra Frankenstein'ın Oğlu, Kızı, Hayaleti, Evi, Gelini vs. konu alan filmler de çekilmiştir. Daha sonra da Drakula, Kurt Adam ve diğer mitik karakterlerle de savaşmıştır.

Karloff'un korkutucu tiplemesinin ardında değişen bir dünyanın zamanın edebiyatında ve yazarlarında oluşturduğu karmaşık etkileri yansıtan son derece parlak bir kitap yatmaktadır.

(Bu yazının orijinalinde Brian W. Aldiss'in Billion Year Spree kitabından yararlanmıştım)

28 Ocak 2015 Çarşamba

Bollywood sinemasından görkemli bir yapıt : PK

Benim yaşlarımdakiler için Hint Sineması Raj Kapoor ve Avare'ydi. 1951 yılında çevrilmiş bu filmi 60'ların Beyoğlu'sunda bir sinemada seyrettiğimi hatırlıyorum. Yeşilçam duygusallığını bize yaşattığı ve melodramatik konusunu şarkı ve danslarla süslediği için hoşumuza gitmişti sanırım.

Daha sonraki yıllarda Hint sineması doğrusu pek ilgimi çekmedi, Gandhi, Slumdog Millionaire gibi Hindistan'la ilgili filmler aslında yabancı yönetmenlerin çektiği filmlerdi.

PK, bu uzun araya bir son verirken aynı zamanda günümüz Bollywood sinemasının yeteneklerini göstermesi açısından da ilginç bir örnek oldu benim için.

Rajkumar Hirani'nin yönettiği filmde, Hint sinemasının en ünlü erkek oyuncularından Aamir Khan ile nispeten yeni sivrilmeye başlayan Anushka Sharma başrollerde oynuyor.

Filmin ilk bölümü Belçika'nın Bruges kentinde geçiyor. Okumak için orada bulunan Hintli kız öğrenci Jaggat bir konsere bilet bulmaya çalışırken Pakistan'lı Sarfaraz ile tanışıyor. İlk andaki önyargısını aştıktan sonra birlikte iyi zaman geçirmeye çalışıyorlar ve ona aşık olduğunu farkediyor. Ailesiyle video görüşmesi yaparken bunu öğrenen babası ailelerinin yakın dostu, din adamı Tapasvi'den yardım etmesini rica ediyor. Herkesin kehanetlerine değer verdiği Tapasvi Pakistan'lı çocuğun kendisini aldatacağını, bu ilişkiyi hemen bitirmesini tavsiye ediyor. Bütün bunlardan bunalan Jaggat Sarfaraz'a hemen evlenmek istediğini söylüyor ve ertesi gün kilisede evlenmek üzere gün alıyorlar. Kilisede beklerken Sarfaraz'ın görünmemesi ve bir mektupla bu evliliğin olamayacağını söylemesi üzerine Jaggat hayal kırıklığı içinde Hindistan'a dönüyor ve bir televizyonda muhabir olarak çalışmaya başlıyor.

Bu arada  bir uzay gemisinin Hindistan'ın Rajastan eyaletinde çölümsü bir yere indiğini ve boynunda yanıp sönen bir madalyon olan çıplak bir erkeği bıraktığını görüyoruz (Terminator'a bir gönderme mi?). Uzaylımızın dünyalıları anlamaya çalışması, konuşmayı öğrenmesi zaman alıyor ve tabii ki beklendiği gibi yolları Jaggat ile kesişiyor. Bu egzantrik ve tabii ki deli olduğu aşikar (?) olan adamla karşılaşan Jaggat onun öyküsünü öğrenmek istiyor muhabir sezgisiyle. İşte film bu noktadan sonra esas deli dolu anlatımına başlıyor.

Dünyayı hiç anlamayan ve her söylenene güvenen uzaylı (bu arada herkes ona PK misin demektedir, bu adı benimser, ama Hintçe'de anlamı sarhoştur, gerçi bu filmde hiç belirtilmez....) çevresinde gördüğü şeylere ve özellikle Hindistan'da yüzlercesi olan değişik dinlere ve onların ritüellerine anlam vermeye çalışır. Dinlerin beklentilerini karşılamaya çalıştıkça da başına olağanüstü komik olaylar gelir. Ama onun amacı evine dönmesini sağlayacak kumanda cihazını bulmasına yardım edecek bir tanrı bulmaktır.

Aamir Khan'ın oyunu gerçekten olağanüstü, bir anlamda Tom Hanks'in Forrest Gump filminde canlandırdığına benzer bir karakter yaratmış (Khan'ın Stanislavski Metod'unu benimseyen bir oyuncu olduğunu belirtmeliyim). Anushka Sharma da ona büyük bir uyum göstermiş. Filmdeki yüzlerce küçük karakter anlatıma çok şey katıyor. PK'in naifçe sorduğu sorular ve aldığı cevaplar karşısında tamamen yanlış anlamayla izlediği yollar insanı kahkahayla güldürürken bir yandan da dünyada karşılaştığımız davranışların ve sahteliklerin gülünçlüğü konusunda da belki bildiğimiz şeyleri pekiştirmemizi sağlıyor. Önemli bir yanı da bize Hindistan'ın inanılmaz zenginliği olan düşünce ve inanç sistemlerini, bunlardan nemalanan asalakları, fakirliği, renkleri, coşkuyu, eğlenceyi ve sefaleti görme olanağı sağlaması.

Üç saate yakın sürenin nasıl geçtiğini anlamayacağınız filmi şiddetle tavsiye ederim. Bonus olarak son derece güzel müzikleri ve Hint filmlerinin olmazsa olmazı iki üç dans sahnesini de bulabilirsiniz.

21 Ocak 2015 Çarşamba

2014 Oscar adaylarını izliyoruz : Boyhood

Boyhood, uzun zamandır üzerinde konuşulan ve Oscar'ların önemli filmlerinden biri olmaya aday bir Richard Linklater filmi. En İyi Film, En iyi Yardımcı Oyuncu (Erkek ve Kadın), En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Montaj dalları olmak üzere tam 6 dalda aday olmuş.

Filmin çekiliş öyküsü belki de kendisi kadar ilginç. Richard Linklater bağımsız (Indie) film yönetmenlerinden biri. Bir çocuğun yıllar boyunca gelişimini yaşamından kesitler vererek anlatmak çok da rastlanmamış bir anlatım biçimi değil. Bu filmi orijinal kılan ise Linklater'ın filmi 2003-2012 yılları arasında çeşitli dönemlerde toplam 45 günlük bir sürede (her yıl çekimlere bir hafta ayırarak ve filmin ana karakterlerini aynı oyuncularla sürdürerek çekmiş. Yani filmin ana kahramanı olan Mason, ablası Samantha ve filmdeki çocukların bir çoğu büyürken babasını canlandıran Ethan Hawke ve annesi rolündeki Patricia Arquette yaşlanıyorlar.

Tabii ki filmi önemli kılan bu ilginç ve belki daha önce denenmemiş çekim tekniği değil sadece. Bu teknik önemli, çünkü karakterlerin gelişimini, çocukların değişik yaşlarını değişik oyuncuların canlandırmasına oranla çok daha inandırıcı kılıyor. Tabii çocuk oyuncular için bu büyük bir risk aslında. Bütün o yıllar boyunca sinemayla ilgili kalmaları, kendi yaşamlarında ve kişiliklerindeki değişimlerden bağımsız olarak karakterleri ekranda tutarlı canlandırabilmeleri çok kolay görünmüyor.

Filmin güçlü yanlarından biri aile kavramını çok güzel kullanması, ama idealize etmeden, Amerikan ailesinin ve belki de Amerikan Rüyası'nın çuvalladığı noktaları da açıkça ortaya koyarak anlatması. Yönetmenin dilini son derece samimi buldum. Sonuçta ana odak noktamız Mason bir süper kahraman değil, oldukça sıradan ama belki biraz sanata ilgi duyan, çevresindeki dünyayı ve kişileri sorgulayan, ailesinin geçtiği bütün olumsuz aşamalara karşın kendi geleceğini keşfetmeye çalışan bir çocuk.

Texas'ta Amerika'nın en geleneksel kitlesiyle ("Redneck" adı verilen tutucu, cinsiyetçi, genelde Cumhuriyetçi partiye oy veren kitle) büyük şehirlerdeki ve üniversitelerdeki modern kitlenin karşılaşma noktalarındaki komik sürtüşmeler alt bir tema olarak gülümsetiyor.

Mason rolündeki Ellar Coltrane anlaşılıyor ki çok iyi bir oyuncu olacak, Ethan Hawke ve Patricia Arquette kontrollü ama dolu bir oyunculuk gösteriyorlar, filmdeki diğer küçük roller de özenle yazılmış ve canlandırılmış.

Film şimdiden Altın Küre ödüllerinde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleriyle, Patricia Arquette'in rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü toparlamış, bir çok festivalde toplam 110 civarında ödül kazanmış, Oscar'lar için de şansının yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Üç saate yakın uzunluğuyla oldukça yoğun bu filmi hiç sıkılmadan seyredebileceğinizi garanti edebilirim ve şiddetle tavsiye ediyorum.



18 Ocak 2015 Pazar

Tarih Değiştirilebilir mi? Kelebek Etkisi....

Kennedy Suikastı bir kaç kuşak Amerikalının takıntılarından biri ve bu suikastla ilgili komplo teorilerinden ilham alanların düzinelerce kit yazmasına ve film çevirmesine neden olmuş.

Şimdi de bu görevi Stephen King devralıyor. "11.22.63" kitabının (Kitabın adı Kennedy'nin öldürüldüğü tarih olan 22 Kasım 1963 tarihini gösteriyor) kahramanı Jake Epping kısa zaman önce karısından ayrılmış bir öğretmen. Al'ın Lokantası'nın sahibi Al ile arkadaş olur. Bir gün Al ona açılır. Al'e kanser teşhisi konmuştur ve son aşamasındadır. Jake ile bir sırrını paylaşmak ister. Lokantasının arka tarafında bir uzay-zaman anomalisi (bir tür zaman tüneli) keşfetmiştir. Jake'i geçmişi yaşaması için bu anomaliden gönderirken aklında ne olduğunu açıklar. Bilmediği bir nedenle bu anomali 1958 yılına gitmektedir. Yani Başkan Kennedy'nin Lee Harvey Oswald tarafından (ya da komplo teorisine inananlar için başka biri tarafından) öldürülmesinden 5 yıl önceye.

Al herhangi biri bu delikten geri döndüğünde deliğin kendini sıfırladığını açıklar. Kendisi şimdiye kadar yüzlerce kez geri gitmiştir ve Kennedy suikastını engellemeye yarayacak bir sürü bilgi toplamıştır. Şimdi ölecektir ve lokantasına kısa süre sonra banka tarafından el konacaktır. Jake'in geri gidip Kennedy Suikastı'nı önlemesini ister.

Jake önce geriye gidip bu teorinin çalışıp çalışmayacağını denemek ister, bir yandan hep aklında Kelebek Etkisi kuramı vardır. Bu teoriye göre dinamik bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişiklikler büyük ve öngörülmez sonuçlar doğurabilir. Jake tüm ailesini şiddet dolu babası yüzünden kaybeden kapıcısının yaşamını değiştirerek geçmişi değiştirip değiştiremeyeceğini sınamaya karar verir.

Bu deneme - bir ölçüde - başarılı olunca büyük görevi gerçekleştirmeye karar verir ve geri döner. Gelecekle ilgili bilgileri ve yanında taşıdığı ayrıntılı notlarıyla bahislerden epeyce para kazanabilecektir.

Ama bilmediği bir şey vardır. Geçmiş, değişime karşı büyük bir direnç gösterir. Belki de seyahatleri bir öncekilerin etkilerini tam olarak sıfırlayamıyordur...

En kötüsü de karşısına çıkan yeni bir engeldir. Genç bir öğretmen olan Sadie ile tanışmış ve hayatının aşkını bulmuştur. Bu asil gorevini icra ederken onu kaybetmeyi göze alabilecek midir? Eğer suikastı önlemeyi başarabilirse ne olacaktır? Kelebek Etkisi nasıl sonuçlar doğuracaktır? Takvim 22 Kasım 1963'e yaklaşırken hem Lee Harvey Oswald'ın karmaşık yolculuğunu takip etmekte hem de geçmişte en az sayıda değişikliğe yol açarak bu büyük olayı engelleme fırsatını elde etmeye çalışacaktır.

King gerçekte öyküsünün arkasındaki Bilim-Kurgu altyapısıyla pek ilgilenmiyor kitapta. Onun ilgilendiği büyük bir aşk öyküsü ve belki de 60'larda olup da sonradan kaybettiğimiz değerler. Son derece duygulandırıcı ve zevk alınabilen bir kitap bu. Bu kitaptan çıkarılabilecek bir filmin de çok beğenilebileceğini görebiliyorum.

Benzeri bir konuyu elen 2004 yapımı Ashton Kuscher'li "Kelebek Etkisi" filmini de çok sevmiştim, o filmde geçmişi değiştirmenin dünyayı nasıl etkileyebileceği oldukça ürkütücü bir senaryoyla anlatılıyordu.

16 Ocak 2015 Cuma

Yeni Bir Fantastik Edebiyat Ustası : Karen Miller

Avustralyalı yazar Karen Miller "Kingmaker-Kingbreaker" adını verdiği fantastic edebiyat dizisinde şu ana kadar dört kitap yayınlamış. Benzeri dizilerde görülen tanıdık temaları kullanmasına karşın heyecan verici ve sürükleyici bir fantastik edebiyat dizisi yaratabilmiş.

Yeteneklerinden haberdar olmayan kahraman teması edebiyatta ve sinemada her zaman popular olmuştur. Bu tema dizinin ilk kitabı The Innocent Mage'de (Masum Sihirbaz) iyi kullanılmış. Kitabın kahramanı Asher iyi geliştirilmiş bir karakter ve dizideki en sempatik kişi olduğu söylenebilir. İngiliz asıllı Avustralyalı bir yazardan gelince karakterlerin ve atmosferin açıkça Anglosakson kökenli olması şaşırtıcı değil tabii ki.

İlk kitapta basit bir balıkçı olan Asher'ın dünyayı yeniden ele geçirmek için uyanmaya başlayan kötülük simgesi Morg'u yenebilecek tek kişi olması beklenen Masum Sihirbaz olduğu ortaya çıkıyor.

İkinci kitabın adı Awakened Mage (Uyanan Sihirbaz). Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Asher şimdi güçlerinin farkına varmıştır ve kötü Morg'u yenmek için bir yol bulmak zorundadır. İkinci kitapta Asher ile Prens Gar'ın dünyayı yok etmeye çalışan kadim bir kötülükle devam eden savaşı konu alınıyor. Bu savaş sırasında kalp kırgınlıkları, ihanetler, hırs ve diğer zayıflıklarla karşılaşıp üstesinden gelmeleri gerekecektir. Dizinin bu ilk bölümünün son öyküsünden zevk almak mümkün ama olayların biraz basit olarak çözüme ulaştırıldığını düşünüyorum ve fantastik edebiyat türüne katkısını da sınırlı görüyorum.

Öykü dizinin diğer iki kitabıyla ("Balıkçının Çocukları" başlığıyla gruplanmış) devam ediyor. Miller dizinin bu ikinci kısmında Asher'ın çocuklarının öyküsünü anlatıyor.  İlk dizinin dünyası Lur bu dizide de öykünün merkezinde. The Prodigal Mage'de (Savurgan Sihirbaz) ilk bölümün bitişinden 10 yıl sonra Lur'un iki halkı olan Doranen ve Olken'in kötü Morg'dan kalan dünyada çok memnun olmasalar da birlikte yaşamaları ve kötü olayların geride kaldığına inanmaları anlatılıyor. Ancak olaylar göründüğü gibi değildir. Gölgelerin arkasında başka kötülükler gizlenmektedir ve Lur bir kez daha temellerinden sarsılacaktır.

Öykü biraz yavaş ilerlese de bu kitabın kendine özgü hazineleri olduğu söylenebilir. Lur dünyası için karanlık, gölgeler içinde bir gelecek tasvir ediyor Miller.

Dizinin son kitabı Reluctant Mage'de (İsteksiz Sihirbaz) Miller fantastik edebiyatın sınırlarını zorlayarak oldukça karanlık bir atmosfer oluşturmuş. Morg'un yeniden uyanmasıyla Lur'un ve ulaşabildiği diğer ülkelerin kaderi çizilmiş oluyor. Ancak İsteksiz bir Sihirbaz kötü büyücünün egemenliğindeki uzak ülkeye giderek bu kaderi değiştirmeye çalışacaktır.

Dizinin sonu güzel bağlanıyor. Fantastik edebiyatın temel metinleri olan Yüzüklerin Efendisi ya da Yerdeniz gibi öykülerle bir çok temayı paylaşıyor da olsa bu edebiyat türüne yeni bir soluk getirdiği söylenebilir. Ne de olsa Tolkien ve Le Guin gibi ustalar fantastik edebiyatta söylenebilecek şeylerin bir çoğunu söylemişler ve onların temalarını kullanmadan bir fantastik dünya yaratmak da oldukça zor ve olağanüstü bir yaratıcılık gerektiriyor.

Bu dizideki kitapları Young Adult (16-18 yaş) kategorisinde değerlendirmek gerekebilir. Ayrıca kitapları okuduğumda sinema için oldukça cazip imgeler içerdiklerini düşündüm. Tabii ki Yüzüklerin Efendisi gibi üst düzey özel efektler ve belki Peter Jackson gibi bir yönetmenle kimbilir....


15 Ocak 2015 Perşembe

Greg Bear'in "Darwin" serisinde İnsanlığın Geleceği

Greg Bear'in adına ilk defa Asimov's ve Fantasy and Science Fiction dergilerinde okuduğum bir kaç öyküde rastlamıştım. Öykülerinde özellikle positive bilimlere yer verdiğini ve fantazi öğelerinin daha az olduğunu anımsıyorum.

Bear'in insanlığın geleceğini ve biyolojik evrimini konu alan "Darwin" dizi romanlarında da bu özelliği görmek mümkün.

Dizinin ilk romanı olan Darwin's Radio tanınmış virüs araştırmacısı Kaye Lang'ın faaliyetlerini izliyor. Lang doğada bizim haberdar olmadığımız ve evrimsel özellikleri hızlandırabilecek mekanizmaların var olduğuna işaret eden makaleler yayınlamaktadır. Öyküde izlenen ikinci kişi de İsviçre Alplerindeki bir buzuldaki tarih öncesi kalıntılarla ilgili söylentilerin peşinden giden bir arkeolog olan Mitch Rafelson'dur.

Kaye Lang daha önceleri genetik bilgiyi kodlanmış olarak saklayan ve bulaştığı organizmanın kendi genetik yapısı dışında reaksiyon gösteren virüslerin olabileceğini önermiştir. Gerçekten de böyle bir virüs olduğu ortaya çıkar. SHEVA adı verilen bu virüs bütün kadınlarda gebeliğin vaktinden önce sonlanmasına neden olmaktadır. Ancak işin garibi daha sonra bu kadınlar herhangi bir cinsel faaliyet olmadan yeniden hamile kalmakta ve insanlarda görülmeyen semptomlar göstermektedirler (garip deri yapıları, garip kokular yayma). Hamile kadınların bazıları ise mutasyona uğramış virüsleri yaymakta ve bu virüsler insanlara bulaşıp onları öldürmektedir.

Mitch bu olgunun yalnızca zamanımıza özgü olmadığını keşfeder. Bulduğu kalıntılarda bu olgunun Neandertallerden Homo Sapiens'e geçiş sırasında da görüldüğünü, hatta bazı durumlarda yeni doğan bütün bebeklerin katledildiğini keşfeder.

Salgın karşısında halkın paniği büyürken politikacılar her zamanki gibi durumdan vazife çıkararak daha kısıtlayıcı kurallar ve yasalar getirmeye başlarlar. Yeni "Shevacı" anne babalara karşı ayrımcılık başlar ve artar. İkinci kuşak bebeklerin de aşırı mutasyona uğrayacağı ve insanlık için tehlikeli olacağı varsayılır. Bazı anne babalar çocuklarını kurtarmak için terörist eylemlere karışırlar.

Kay ve Mitch birbirlerine rastlar ve duygusal bir ilişkiye girerler. SHEVA krizi sırasındaki dramatik olaylar Kay'i hamile kalmaya ve teorilerini ispatlayarak gitgide çılgınlaşmaya başlayan dünyaya insanlığın tarihindeki bu yeni evrimin savaşılacak değil kabul edilip uzlaşılacak bir durum olduğunu kabul ettirmeye yöneltir. Kızları Stella Nova (Yeni Yıldız) yetişecek ve doğanın insanlığı yeni bir evrime hazırlamak için haberciler gönderdiğinin bir kanıtı olacaktır.

Kitap kuramsal arka planını hafife almayan karmaşık bir yapıya sahip. Bear kitabındaki bazı kuramların kanıtlanmamış hatta tartışmalı olabileceğini kabul ediyor. Ancak kitaptaki bilimsel içerik inanılabilir ve gerçeklik derecesi yüksek. Kitap Amerikan Bilim Kurgu ve Fantazi Yazarları Birliği'nin her yıl verdiği Nebula ödülünü 1999 yılında kazanmış.


Darwin's Children öyküye 11 yıl sonra devam ediyor. Bir çok Shevacı çocuk toplama kamplarında ya da eğitim kurumlarında tutulmaktadır. Kay ve Mitch Washington'u iyi bilen politikacılarla çalışarak çocukların sağlık riski oluşturmadıklarını kanıtlamaya çalışırken bazıları da hükümet içinde kendi krallıklarını kurmak için harekete geçmektedir. Shevacı çocuklar büyüyüp ergenliğe geçtikçe işler daha karmaşıklaşmaktadır.

Tiranlar güçlerini pekiştirmek için harekete geçerken Kay, Mitch ve diğer anne babalar yeni çocukların kendi toplumlarını kurabilmeleri ve insanlığın geleceğinde ihtiyaç duyacakları - diğer insanların korktuğu - yeteneklerini geliştirmeleri için çaba gösterirler.

İkinci kitapta Shevacı bir toplumun gerçekte nasıl gelişeceği konusunda fazla bir ipucu verilmiyor, yine de çocukların bir grup içinde uyguladıkları ortaklaşa kurallara dokunuluyor. Bu kitaba bakınca belki de yeni insan türünün gönülsüz olarak kabul edildikleri toplumu nasıl değiştirdiğini anlatacak bir üçüncü kitabın ipuçları görülüyor.

Greg Bear, "gerçekçi" Bilim Kurgu alanında izlenmesi ve okunması gereken bir yazar olarak benim tercih listemde üst sıralarda yer alıyor.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Mantıksızlığın Faydaları : Davranışsal Ekonomiye giriş

Ekonomi Sosyal Bilimler arasında sayısal yöntemlerden en çok yararlanan ve dolayısıyla mühendislik gibi rasyonel yöntemlere dayalı mesleklere yaklaşan bir bilim dalı. Ekonomistler gerek mikro düzeyde ekonominin verilerini değerlendirerek şirketlere kısıtlı kaynakları en verimli şekilde üretime dönüştürme ve sürekli değişen pazar koşullarında sağ kalma yöntemleri öğretirken, gerekse makro düzeyde ülkelerin ekonomisinin yönetilebilir bir hale gelmesi için istatistiksel ve sayısal yöntemleri yoğun olarak kullanıyorlar.

19. yüzyıldan itibaren gelişerek neredeyse fiziksel bilimlere yakın bir kullanıma erişen ekonomi biliminin kullandığı yöntemler temelde rasyonel bireyler ve rasyonel kurumlar olduğu varsayımıyla geliştiriliyorlar. Karmaşık algoritmalar, benzetim modelleri ya da benzeri kestirim yöntemlerinin bazen gerçek yaşamdakinden çok farklı kestirimlerde bulunmalarının belki de temel nedenini bu varsayımda aramak gerekebilir. Bireyler ekonomik yaşamda gerek kendileri gerekse çalıştıkları kurumlarla ilgili kararlar verirken her zaman rasyonel davranmıyorlar. Bu varsayımla olaya yaklaşan ekonomi altdalına "davranışsal ekonomi" adı veriliyor. Davranışsal psikolojiyle ekonominin temel yöntemlerini birleştiren bu bilim dalı son 35 yılda ortaya çıktı ve son yıllarda oldukça yüksek sayıda araştırmacının özellikle bilişsel bilim (cognitive science) kullanımıyla eşledikleri yöntemleri genellikle inceledikleri konuda istatistiksel çalışmalardan yararlanarak ele almalarıyla oldukça popüler bir ekonomi altdalına dönüştü.

Davranışsal ekonomide son yıllarda tanınan bir yazar Duke Üniversitesi öğretim üyesi Dan Ariely. Yüksek sayıdaki araştırmalarının yanısıra bulgularını kolay anlaşılır bir dille anlatan ve çoksatan kitapları da olan bir araştırmacı. Dan Ariely'nin The Upside of Irrationality kitabını genelde sosyal bilimlerle ilgili araştırmalara biraz şüpheyle yaklaşan bir mühendis titizliğiyle okudum.

Ariely önce son yıllarda büyük ekonomik krizlerin arkasından önemli tartışma konusu oluşturan Yönetici Primleri sorununa değişik bir şekilde yaklaşıyor. Her krizden sonra kamuoyunun bu krizleri çıkardığı düşünülen üst düzey yöneticilerin aşırı yüksek primlerine dikkat çekmesi ve bu primlerin düşürülmesi için lobide bulunmaları sırasında iş dünyasının genel tavrı işin dönüşüme uğraması ve beklenen verimli sonuçlara ulaşılmasının ancak yöneticilere bu primlerin sağladığı teşvik sayesinde mümkün olduğu şeklinde oluyor. Ariely ilk ele aldığı konuda teşvik ile elde edilen sonuçlar arasında sandığımızdan daha karmaşık bir ilişki olduğunu gösteriyor. Hayvan deneylerinden başlayarak öğrencileriyle Hindistan'da ortalama insanlarla yaptığı deneyleri kullanarak teşvikler yükseldikçe verimliliğin artmadığını, özellikle zihinsel beceriye bağlı işlerde bunun tamamen ters teptiğini gösteriyor. Her ne kadar yöneticilere verilen primlerin azaltılması gerektiğini doğrudan söylemese de bu çıkarsamayı yapmak çok da güç olmuyor.

Bir sonraki bölümde Ariely insanların yaptıkları işe anlam verebilmelerinin verimlilikleri üzerindeki etkisini araştırıyor. "Ikea etkisi" adı verdiği kavramı tanıtarak neden Ikea gibi mağazalardan aldığımız ve kendi kurduğumuz mobilyalara kalitelerinin çok üzerinde bir değer yüklediğimizi ve bunun ekonomideki karşılığını inceliyor.

Daha sonraki bölümlerde bir çoğumuzun aşina olduğu ama belki bu adlarla tanımlamadığı davranış biçimlerini ele alıyor. "Burada İcat Edilmemiş" önyargısını, kendi zararımıza da olsa intikam alma gereğini neden duyduğumuzu, insanın değişen koşullara uyum gösterme yeteneğini ve bunun kararlarını nasıl etkilediğini hep anlaşılır bir dille ve çoğunlukla kendi yürüttüğü istatistiksel çalışmaları kaynak göstererek açıklıyor.

Oldukça kolay okunan bu kitabın ana temasının insanın özel yaşamında ve iş yaşamında her zaman rasyonel kararlar vermediği ama bunun her zaman yanlış olarak da nitelendirilemeyeceğini olarak özetleyebiliriz. Ariely'nin yaptığı bu tür durumlarda seçilmesi gereken davranış biçimlerini incelemek ve okuyucuya belki işlerine yarayacak bazı ipuçları vermek.


Kitap 2011 yılında Akıldışının Mantığı adıyla Türkçeye çevrilmiş.

13 Ocak 2015 Salı

August Rush: Müziğe bir Selam Duruş

August Rush (2007), Amsterdam'dan Houston'a 10 saat screen uçuşum sırasında rastgele seçip izlediğim bir filmdi, ama beni oldukça şaşırttı.

Film 11 yaşındaki Evan'ın anne babasını bulma çabasını anlatıyor. Bir kaç koruyucu ailenin yanına verilen Evan hiç bir ailenin yanında kalamamıştır. Bu arada müziğe olağanüstü ilgi göstermeye başlar. Aslında olağan nesneler ve günlük sıradan olaylardaki müziği "duyabilmektedir".

Bir tür dahi çocuk olan Evan bestecilikte görülmemiş bir yetenek sahibidir, bir yandan çeşitli müzik aletleri çalıp bir filarmoni orkestrasını bile yönetirken bir yandan da (Oliver Twist'teki Fagin rolüne benzer bir tiplemede Robin Williams'ın oynadığı) kötü bir çete reisinin elinden kurtulmaya çalışır.

Geriye dönüşlerle Evan'ın çellocu annesi ve İrlandalı rock müzisyeni babasının nasıl tanıştıklarını, aşık olduklarını, kızın konser turnesindeki bir sonraki durağı için babası tarafından alınıp götürüldüğünü, hamile olduğunu çok sonraları anladığını öğreniriz. Evan kendi geçmişini hiç bilmemekte ama bir şekilde anne babasının kendisini müzik aracılığıyla bulacaklarına inanmaktadır.

Filmin en önemli yanı üç ana karakterinin yaşamında müziğin yerini anlatırken mükemmelleşmesi. Filmin çeşitli planlarından yükselen coşku ve music aşkını biraz Milos Forman'ın Amadeus'undakine benzetiyorum (özellikle de benim favorim olan 25. senfoniyle başlayan açılış sahnesine). Aile hayatının önemine ve ailelerin birbirlerine tutunmalarının gerektiğine yönelik geleneksel bir mesajı da var tabii. Bu mesajlar kimine klişe gibi gelebilir ama müziğin gücüyle ilgili mesaj tüm diğerlerini bastırıyor.


Oyuncuları pek tanımıyordum (Robin Williams dışında). Evan/August'u oynayan Freddie Highmore, Haley Joel Osmond ve benzeri yetenekli çocuk oyuncularda bulunan bir rahatlıkla oynuyor rolünü. Kerrie Russell anne Lyla'yı oynuyor ve taze, inanılır karakterinde gerçekten göz alıcı. Jonathan Rhys Meyers babayı oynuyor ve iyi bir performans gösteriyor.

Robin Williams bu kısa rolde hayatının son yıllarında oyunculuğuna yeni bir soluk getiren kötü adam rollerinden birinde inanılmaz derecede başarılı. Film müzik alanında Oscar'a aday olmuş, genç oyuncu Freddie Highmore üç değişik sinema ödülü almış. Filmde kullanılan adıyla "August Rapsodisi" her zaman dinleme listesinde olmasını isteyebileceğim klasik müzik ve çağdaş müziğin güzel bir bileşimi.

Kısaca insanı duygulandıran bir film ve müziğe bir selam duruş...

12 Ocak 2015 Pazartesi

Afrikalıların Çilesi ve İnsan Ruhuna yapılan bir Yolculuk : J.G. Ballard ve "The Day of Creation"

The Day of Creation ünlü İngiliz Bilim-Kurgu yazarı J.G. Ballard'ın (1930-2009) BilimKurgu dışında okuduğum ilk kitabıydı. 1970'li ve 80'li yıllarda Bilim Kurgu'ya merak sardığımda bir çok Ballard kitabı okumuştum. Özellikle kısa öykülerini çok sevmiştim, çünkü çoğunlukla Jorge Luis Borges gibi surrealist imgeler ve konular içeren öykülerdi (Borges'in Tlön, Uqbar, Orbis Tertius'u unutulabilir mi?) The Terminal Beach kitabından The Drowned Giant öyküsünün keskin imgelerini halen unutamıyorum. Maalesef Türkçe'ye daha çok romanlarının çevrildiğini görüyorum.

Bu kitapta Ballard bize bir Orta Afrika ülkesinde hastaları tedavi eden ve bunun yanısıra dünyanın bu kurak bölgesine su getirmeye çalışan sulama projelerini de denetleyen Dr. Mallory'nin öyküsünü anlatıyor.

Hükümet güçleri ve onlarla savaşan gerillaların etkin olduğu bir çatışma bölgesindedir. Her iki taraf da ona saygılı davranır ama aynı zamanda rakiplerinin onu kullanarak avantaj sağlamasından korkarlar. Mallory istemeden küçük bir su akıntısına yol açar, bu daha sonra bir nehre dönüşür. Mallory suyun gizli bir yeraltı kaynağından geldiğinden şüphelenir ve derenin bütün kaynağı kurutarak bölgeyi sulama projelerini sona erdireceğinden korkar. Nehrin kaynağına giderek akıntıyı yok etmeye karar verir. Hemen arkasından daha önce bir gerilla hareketinin parçası olan genç bir Afrikalı kız ve Japon seyircileri için görüntü kaydetmeyi amaçlayan yarı kör bir sinemacı onu takip etmeye başlar.

Mallory ve kız motorunu ve arabasını  çaldıkları acımasız Binbaşı tarafından izlenirken Mallory nehrin kaynağına ulaşmayı bir takıntı haline getirmiştir, aslında bu amacına da ilk kez Binbaşı'ya rüşvet vererek ulaşmaya çalışmıştır. Mallory bir yandan da genç kızı eğitmeye çalışır. Olaylar beklenmedik bir şekilde sonuçlanacaktır.

Kitap son derece ilginç, öykü son derece yavaş ilerliyor, bir anlamda kitabın yapısı Mallory'nin yarattığı küçük akıntının yavaşça büyüyerek nehre dönüşmesini taklit ediyor. Bir bakıma insan ruhuna yapılan bir yolculuğa benziyor, bir yandan da Afrikalıların bu kitabın yazıldığı günden beri (30 yıla yakındır) pek de değişmeyen çilesini anlatıyor. Bu kitaptan sonra Ballard'ın Bilim-Kurgu dışında yazdığı kitapları okuma isteğim arttı.

Maalesef bildiğim kadarıyla kitap Türkçeye çevrilmemiş.

11 Ocak 2015 Pazar

Gödel, Escher, Bach: İlginç bir üçlü ve inanılmaz derecede karmaşık bir kitap

Douglas Hofstadter'in Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid (çevirisi Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik) kitabını ilk gördüğümde üniversitede Master yapıyordum.  Kitapla ilgili olarak duyduğum ilk şey "Dünyada en fazla 10 kişinin tam olarak anladığı kitap"tı. Benim bir kitapla ilgilenmem için bu ideal bir yorumdu. Kitabın en cazip yanı, Kurt Gödel'in (20. yüzyılda yaşamış Avusturyalı ve Amerikalı matematikçi), Johann Sebastian Bach'ın (Ünlü Alman Barok bestecisi) ve Maurits Cornelis Escher'in (20. yüzyılda yaşamış Hollandalı ressam) eserlerinin benzer yönlerini ele almasıydı.

Daha sonraları yöneticisi olduğum yazılım şirketine aldığımız bir mühendis bu kitabı tamamen anladığını iddia etmişti. Bu mühendis yüksek düzeyde Matematik derslerine katılıp hiç not almadan profesörü dinliyor ve daha sonra sorduğunuzda tahtadaki ispatı fazla bir çaba göstermeden sizin için yeniden yapabiliyordu.

Endüstri Mühendisliği master çalışmamın karmaşıklığıyla uğraşırken ikinci alan olarak seçtiğim Matematik'le uğraşıyordum. Anlaşılması zor boyutlarla ve Topoloji'nin soyut kavramlarıyla birlikte herhangi bir kuramı ya da varsayımı kanıtlayabilmekte kullanılan karışık yöntemleri de anlamak zorundaydım. Gödel 1931 yılında yayınladığı meşhur "Eksiklik Kuramı"nda tutarlı bir dizi aksiyomu olan her matematiksel sistemin her zaman o sistemin içinde doğru ya da yanlış değerlerini almayan önermeler içereceğini göstermişti. Yani bu önermeleri değerlendirerek doğru ya da yanlış olduklarını saptayan bir yazılım geliştirdiğinizde her zaman bu yazılımın karar veremeyeceği sonsuz sayıda önerme bulabilecektiniz. Yalancı'nın Paradoksu'nun bu genelleştirmesini alırsak (Giritli olan Epimenides "Bütün Giritliler yalancıdır" önermesini incelemişti) Bilgi Kuramı için istenmeyen bir sonuç elde ederiz, çünkü yazılan programların her zaman kesin bir sonuca erişmesi beklenir. Tabii son yıllarda Bulanık Mantık ve Kuantum Kuramı matematikte kesinlik gerektirmeyen yöntemler olarak ortaya çıksa da bu Paradoksun olumsuz etkileri vardır.

Lisede okurken (70'lerin sonu) Klasik Müzik ile ilgilenmeye başlamıştım. Yatılı öğrenciydim, çok sevdiğim (şimdi rahmetli olmuş) arkadaşlarımdan birinin annesi de bir klasik müzik fanatiğiydi. Oğluyla beraber bizi her Cuma akşamı Atatürk Kültür Merkezi'nde (nerede şimdi o müthiş mekan!) Klasik Müzik konserlerine götürürdü. Bu konserler genelde gerçek klasiklerden oluşurdu. Genelde bir konçerto, eğer şanslıysak belki bir senfoni... Konserler çoğunlukla Mozart'tan Şostakoviç'e kadar geniş bir yelpazeyi kapsardı ama Barok bestecilere nadiren yer verilirdi, dolayısıyla benim Barok bestecilerle ve onların en ilginci Bach'la tanışmam daha ileri yıllara kalacaktı.

Üniversiteye başladıktan sonra Boğaziçi'nin muhteşem kütüphanesine gider, bir albüm alır (Longplay tabii, henüz CD icat edilmemişti!) ve kütüphanenin mutlak sessizliğinde kulaklıklarla huşu içinde dinlerdim kayıtları.

Hofstadter'in kitabı Bach'ın bestelerini kendini yineleyen (recursive) kalıplarla ve hemen hemen matematiksel bir mükemmellikte ördüğüne işaret ediyor. Bu kendini yineleyen kalıplar müziğinde kullanılan kontrpuan ve benzeri yöntemler aracılığıyla mutlak armoniye ulaşmaya yardım ediyor, ne de olsa erken Barok dönemin merkezinde müzikteki armoninin Tanrı'nın mükemmel vizyonuna doğru uzanmak için bir araç olduğu düşüncesi var.

Kendini yineleme kavramı Escher'in eserlerinde de sıkça görülür. Tahta baskılarında olanaksız dünyalar kurmasıyla ünlüdür Escher. Bu eserlerde gerçek yaşamda mümkün olamayacak sahneler resmeder, örneğin sonsuza doğru tırmanırmış gibi görünen dikdörtgen şeklinde basamaklar ya da sürekli yukarıya doğru akarmış gibi görünerek sanki yerçekimini yenen çağlayanlar ve benzeri yaratımlar kullanır. Ayrıca bazı eserlerinde sonsuza dek yinelenen kalıplar ve yapılar kullanmıştır. (Yıllar sonra Lahey'de yaşarken Escher Müzesi'ni ziyaret etme şansına eriştim ve gerçekten tavsiye ederim).

Hofstadter kitabını bu üç dahi bireyi üç ayrı bölümde inceleyerek kurgulamış ama bu bölümlerin arasına felsefi hikayeler ekleyerek felsefede Zeno'nun Paradoksu gibi kendini yinelemeyle ilgili kavramları da katmış. Zeno iyi bilinen paradoksunda algılanan dünyanın gerçek olmadığına inanır. Bu sonuca erişmek için bir hedefe atılan oku gözünde canlandırır. Ok hedefe giderken yarı yola geldiğinde alınan yolun yarısı kadar daha gitmesi gerekir. Kalan yolun yarısına eriştiğinde ise yine geriye kalan yolun yarısı (orijinal yolun dörtte biri) kadar gitmesi gerekir. Bu düşünce dizisine devam ederek ok ne kadar yol alırsa alsın halen gidecek yolu olduğunu gösterir. Okun hedefe ulaştığını gözümüzle gördüğümüze ama bu da Zeno'nun açıkça gösterdiği mantıki sonuca aykırı olduğuna göre algılamamızda bir yanlışlık olmalıdır.

Kitaptaki felsefi öyküler oldukça zevkli ve eğlendiricidir. Aslına bakarsanız birçoğu Bach'ın bazı müzik eserlerinin yapısını takip eder, içlerinde kelime oyunları, akrostişler ve başka edebi mekanizmalar kullanılır.

Kitabı birkaç kere okumuş olsam da kitaptaki açık ve zımni bilgiyi tam olarak alabildiğimi düşünmüyorum. Birkaç yıl önce kitabın yirminci yılı dolayısıyla yazarın yeni bir önsözünü içeren yeni baskısını ısmarlamıştım. Yeni bazı materyaller de eklenmiş kitaba.

Müzikle, matematikle ve bilginin esrarıyla ilgilenen herkese tavsiye edebileceğim bir başyapıt bu kitap...

2 Ocak 2015 Cuma

Güvenilmez Anlatıcı - Selim İleri ve "Mel'un"

Selim İleri gençlik dönemimde en severek okuduğum yazarlardan biriydi. Özellikle lise dönemimde yatılı okulda oldukça bireysel bir yaşam sürerken İleri'nin duyarlıklı öyküleriyle son derece benzer bir ruh halinde olurdum. Cumartesi Yalnızlığı, Bir Denizin Eteklerinde, Dostlukların Son Günü ruhumda izler bırakmış öykülerle dolu kitaplarıydı. Daha sonraları Her Gece Bodrum, Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi gibi romanlarında 70'lerin sonu ve 80'lerin başındaki aydınların kimi zaman marjinal, kimi zaman geleneksel ama genelde mutsuz yaşamlarını anlatmaya başladı. Onları da zevkle okuduğumu anımsıyorum ama öykü kitapları her zaman tercihim oldu. 1990'lardan sonra Selim İleri'yi çok fazla izleyemedim ama aynı verimlilikle üretmeye devam ettiğinin farkındaydım.

2013 yazında Selim İleri'nin son romanı Mel'un dikkatimi çekti. Alt başlığı Bir Us Yarılması olan bu romanda İleri her zamanki anlatımının dışında, Güvenilmez Anlatıcı olarak adlandırabileceğimiz bir yöntemi kullanmış. Bu yöntemin bir çok iyi örneği var, Agatha Christie'nin Roger Ackroyd Cinayeti romanı, Nabokov'un Lolita'sı ya da sinemada Akiro Kurosawa'nın Rashomon filmi iyi örnekler arasında. Birinci tekil şahıs bu anlatımda anlatıcı olayları sübjektif bir şekilde, kendi perspektifinden anlatmakta ya da bazı örneklerde olduğu gibi açıkça yanıltıcı bilgi vermektedir.

Kahramanı Sayru Usman birinci tekil şahıstan anlattığı öyküde aslında günlük yazımına benzer bir yöntem izliyor. Usman yıllardır sinema, tiyatro ve edebiyat dünyasına ucundan dokunan, yetenekli olduğuna inanan ama bunu hiç kimseye kanıtlayamayan bir anlatıcıdır. Günlüklerine tarih koymaz ve biraz bilinç akışına benzer bir tarz kullanır, olayları ya da kavramları aklına geldiği gibi, her zaman belirli bir düzene koymadan yazar ve anlatır. Az önce söylediğinin tersini söylemesi, terimlerinin doğru yazımının ne olduğunu tartışması, konunun ortasında anlattığından koparak daha önce takıntılı bir şekilde işlediği başka bir konuya atlaması hep bu tarzın özellikleri arasındadır. İşte bu yüzden de bu anlatıcıya fazla güvenemiyoruz. Karşı cinsle ilişkileri oldukça kısıtlı olmuştur ve Cahide Sonku'ya saplantı düzeyinde hayrandır. İşte bu güvenilmez anlatıcının zaman zaman kendiyle çelişen anlatımlarıyla Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki tiyatro dünyası (Darülbedayi, Muhsin Ertuğrul, Abdülhak Hamit ve Finten, Sarah Bernhardt, Cahide Sonku, August Strindberg), edebiyat dünyası (Nurullah Ataç, Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy, Charles Dickens) ve tarih dünyası (Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman, Abdülaziz, Yıldırım Bayezid ve Timurlenk) Sayru Usman'ın keskin kaleminden nasibini alıyor.

Metişn devam ettikçe Usman'ın metni netleşeceği halde daha da karmaşıklaşıyor, bir süre sonra anlatıcı hakkında kuşkumuz gittikçe artmaya başlıyor. Gerçekten Cahide'nin son yıllarına tanıklık etmiş ve onun çevresinde yer almış mıdır, yoksa bu da onun yorgun aklının saplantısından yola çıkarak ürettiği bir hayal midir? Yayıncılara ve editörlere öfkesi gerçekten yayınlamaya çalıştığı ve kabul edilmeye eserleriyle mi ilgilidir yoksa bunlar onun genelde yayın dünyasına olan itirazlarının soyut birer örneği midir?

Aslında bütün iyi kitaplarda olduğu gibi gerçeğin ne olduğu değildir belki de önemli olan, göreceli de olsa anlatılan olayların tetiklediği tartışmalar ve entellektüel beyin fırtınasıdır belki de katılmamız gereken. Kitap yukarıda sorduğum soruların yanıtını vermiyor ama usta anlatımıyla Selim İleri belki de her okuyucunun bunu kendisinin keşfedeceği bir yolculuğa çıkabilmemiz için bize gereken bileti veriyor, gerisi bize kalmış.

31 Aralık 2014 Çarşamba

Gerçeklerden Kaçılabilir mi?

2007 yapımı Martian Child John Cusack'ın başrolünde oynadığı bir film. John Cusack'ı çoğunlukla televizyonda seyretmiştim ama tanıdık bir oyuncu. Filmde yakın zamanda dul kalmış David adlı bir Bilim Kurgu yazarını oynuyor. David bir çocuğu evlat edinip yeniden aile sahibi olmayı düşünüyor. İlgilendiği çocuk Mars'tan geldiğini iddia etmektedir. Bütün gün bir kutunun içinde oturan çocuk kara gözlükler takar (dünyanın kendisi için çok aydınlık olduğunu iddia etmektedir) ve üstüne ağırlıklar takarak uçup gitmesini engellediğini söyler. Mars'taki hemcinslerinin gelip onu alacağı günü sabırsızlıkla beklemektedir.

Çocuğun açıkça genç bir yaşta terkedilmenin etkilerini yaşadığını düşünerek onu istendiğine ve bir aile olabileceklerine inandırmak için çok uğraşır. Çok şaşırtıcı bir film değil ve öykü beklendiği gibi sürüyor.



Bu filmi izleyince yine aynı dönemde izlediğim bir başka filmi, K-Pax'ı anımsadım.


Filmde iki büyük oyuncu rol almış. Kevin Spacey K-Pax gezegeninden geldiğine inanan akıl hastası Prot rolünde.  Jeff Bridges ise onu tedavi etmeye çalışan psikiyatrist Dr. Mark Powell'ı oynuyor. Konu yavaş yavaş derinleşirken Dr. Powell'ın Prot hakkındaki düşünceleri karışıyor.  Onu hipnotize ederek geçmişinde yaşamış olduğu korkunç olayları ortaya çıkarmaya, böylece onu gerçek dünyaya döndürmeye çalışacaktır.

Her iki aktör de son derece iyi bir oyun sergiliyorlar ama Kevin Spacey gerçekten mükemmel.

Bir başka gezegenden ya da uzaydan gelen biri olduğunu iddia ederek gerçek yaşamın korkun. gerçeklerinden kaçma teması özellikle Amerikan sinemasında çok sık kullanılıyor. Bir anlamda bu tema Uçan Daire görme ya da Uzaylılarca kaçırılma iddialarıyla atbaşı gidiyor. Bu iki film de bu temanın kullanılmasının çok iyi örnekleri.

30 Aralık 2014 Salı

Mankell Nereye Gidiyor?

Henning Mankell'in Müfettiş Wallander kitapları bana hem bu İsveçli yazarı tanıtmış, hem de yeniden iyi polisiye kitap okuma zevkini tattırmıştı. 2007'de Mankell'in Müfettiş Wallander dışındaki kitaplarıyla da tanışma şansım oldu.

Depths (Derinlikler) birinci Dünya savaşının ilk günlerinde geçen bir öykü. İsveç henüz hangi tarafta yer alacağını seçmemiş ama Almanlar ve Ruslar birbirlerine ateş etmeye başlamışlar bile. Albay Tobiasson-Svartman İsveç Donanması'nda özellikle derinlik ölçümü konusunda uzmanlaşmış bir subaydır.Karısıyla son derece soğuk bir ilişkisi vardır ve Stockholm limanına gelen suyollarındaki derinliklerin ölçülmesi için gizli bir göreve gönderildiği zaman oldukça rahatlar.

Derinlik ölçümlerine devam ederken küçük bir ada farkeder ve burada tek başına yaşayan bir kadına rastlar. Ona rastlamak sıkıcı hayatını değiştirir, ama aynı zamanda bir dizi saplantılı davranışını da tetikler. Her bir davranış bir öncekinden aşırı olacak ve yokoluşa gidişini hızlandıracaktır.

Romanın ilk bölümü neredeyse bir Ingmar Bergman senaryosuna benziyor. Anlattığı insanın kısır bir ruhu vardır, yaşama tutunmaya çalışır. Zaman geçtikçe bazı inanılmaz olaylar - arasında cinayet de var - bu görünürde sakin ortamı değiştiriyor gibi görünüyor ve roman patlatıcı bir finalle sona eriyor.

 Bu kitaptan yapılacak minimalist bir filmi gözümde canlandırabiliyorum. İyi bir yazar/direktörün yarattığı doğru ve kötümser bir atmosferle gayet iyi bir sonuç alınabilir, ama öykünün önemini anlayamadım doğrusu. Karısıyla yabancılaşmasının nedeni, asi hatta vahşi kadın ve gereksiz görünen şiddet eylemleri bana hitap etmedi.

Romanın stili konusunda söylenebilecek bir nokta, 206 çok kısa bölümden oluşması.

Bir Bergman filimine konu olabileceğini düşünüyorum - ne yazık ki bu artık mümkün değil - ama sanırım filmin ikinci yarısında sinemayı terkedebilirim, her ne kadar bunu Fellini'nin La Cite delle Donne'sını yanlış alınmış bir biletle yıllar önceki bir Sinema Günleri'nde İtalyanca seyretmek zorunda kaldığımda bile yapmadıysam da....

Michael Crichton'un Son Eseri : Next

Michael Crichton'un yaşarken yayınlanan son kitabı Next'i (Sıradaki) 2007 yılındaki bir seyahat sırasında alıp bitirdim. Bu kitapta yakın bir gelecekte, belki de on yıl kadar sonra, genetik mühendisliğindeki ilerlemelerin şu anda bildiğimiz dünyayı değiştirmeye başladığı bir dünyayı anlatıyor. Anlattığı olaylar arasında gen terapisine giren ve insan genleri alan ve sonuçta önceden tahmin edilemeyecek sonuçlar yaşayan bir maymun ya da bir insanın hücreleri hakkında hak iddia eden ve özgün hücreler yok edildiğinde bu hakları o insanın neslinden gelen herkese de uygulamak isteyen bir şirket gibi ilginç durumlara yol açan genetik olaylar var.

Açık ki Crichton araştırmasını iyi yapmış ve genetikteki gelişmeleri iyi biliyormuş. Kitapta olası genetik manipülasyonların yarattığı ahlaki ve teknolojik sorunları inceliyor. Ancak kitapta bir tutarlılık eksikliği var ve belirli bir zaman aralığında birbirinden bağımsız olayların anlatıldığı bir dizi öykü gibi duruyor. Bir çok yazar bu edebi mekanizmayı kullanıyor doğal olarak (örneğin Tom Clancy aynı anda 10 öyküyü birden başlatır, sonra hepsini birbirine bağlardı) ama daha sonra bu öyküleri ya da temaları birbirine bağlayarak anlamlı bir şekilde birleştiriyorlar. Yine de gelecekte karşımıza çıkabilecek sorunlarla ilgili bir kitap olarak ilginçliğini koruyor.

Michael Crichton'u ilk tanıdığım kitap 1970'lerin sonunda lisedeyken okuduğum (kendi adıyla yazdığı) ilk kitabı The Andromeda Strain (Uzay Mikrobu) aracılığıyla oldu. A.B.D.'de küçük bir kasabanın ani bir salgınla tamamen yok olmasını anlatan bu kitap dakika dakika anlatılan bir ayrıntılı rapor şeklinde yazılmıştı ve bu yöntemi kullanan ilk kitaptı sanırım. O günlerde "bilimsel gerilim" tarzı pek yaygın değildi.

Kitabın ilerleme tarzı ise nefes kesiciydi. Çeşitli bilimsel kuramlar tek tek inceleniyor ve çürütülüyordu. Daha sonra iki sinema uyarlaması yapılmıştı, ben 1971 versiyonunu daha çok beğenmiştim ama her ikisi de çok iz bırakan yapımlar değildi.



İkinci kitabı The Terminal Man (İki Beyinli Adam), sara nöbetleri geçiren bir adamın beynine elektronik bir aygıt yerleştirilmesini anlatıyor. Ancak adam aygıttan gelen yatıştırıcı sinyalleri sürekli uyarı sinyallerine dönüştürmeyi başarır ve bir dizi cinayet işler. Bu kitap ilki kadar etkili değildi ama yine de ilginçti, çünkü insan beynine yapay müdahelelerin olası sonuçlarını işliyordu. Crichton daha sonraki yıllarda bu tür kitaplar yazmaya devam edecekti.




Daha sonraki bazı kitaplarını kaçırdım, daha çok sinema uyarlamalarını seyretmiş oldum. Jurassic Parc Steven Spielberg'in iyi yönetimiyle büyük bir başarı kazandı. Devam filmi olan Lost World de (Kayıp Dünya) başarılı sayılırdı ama Crichton dizinin 3. filminden itibaren senaryoya katkıda bulunmamıştı.

Disclosure (Taciz) filme alındığı zaman büyük bir tartışma konusu olmuştu. Kadın bir patronun gücünü kullanarak erkek bir çalışanını taciz etmesi konusunu işleyen ve Demi Moore ile Michael Douglas'ın baş rollerde olduğu film olay yaratmış, kitap ise pek yankı getirmemişti.

Sphere (Küre) yine bir Crichton romanından uyarlanan başarılı bir filmdi. Kadrodaki yıldızlar arasında Dustin Hoffman, Sharon Stone, Samuel Jackson ve başkaları vardı. Okyanusun derinliklerindeki kürenin esrarı, çevresinde oluşan garip değişiklikler, hepsi filmin gerilimli atmosferine çok şey katıyordu. Konu bana biraz Philip K. Dick'in The Eye in the Sky romanını anımsatmıştı. O romanda kahramanlar bir güç istasyonundaki büyük kazadan sonra birbirlerinin kabus ve korkularını yaşıyorlardı, benzerlik yine de çok büyük sayılmazdı.




Timeline (Zaman Tüneli) filmini kitabını okumadan izledim. Bu bir zamanda yolculuk öyküsü. Bir bilim adamı ve oğlu kötü giden bir zamanda yolculuk denemesinden sonra 14. yüzyıl Fransa'sında mahsur kalır ve öğrencileri onları kurtarmaya çalışırlar. Ama onların bu geçmişte var olmaları bile geleceği değiştirme tehlikesi yaratmaktadır. Film oldukça iyiydi ama kadroda tanıdık kimse yoktu doğrusu.





Congo (Yakan Sırlar) Crichton'un pek de ilgi çekmeyen romanlarından biriydi. Kongo'nun balta girmemiş ormanlarında bir çok şeyin yanısıra işaret dilinden anlayan bir maymun bulmaya giden bir araştırma ekibini anlatıyor ama doğrusu okuyucuyu pek etkilediğini düşünmüyorum.







 
Airframe (Uçuş 545) Crichton'un fazla iz bırakmayan kitaplarından biri. Havayollarının bakım alanındaki eksikliklerini anlatıyor ve ciddi sorunların kasıtlı olarak gizlendiği bir öyküyü anlatıyor. Okunabilir ve az da olsa ilginç, ama çok da önemli bir kitap değil.


Uzun bir duraklamadan sonra okuduğum ilk Crichton kitabı Prey (Av) idi. Bana biraz Andromeda Strain'i ilk okuduğum zamanki gibi güzel bir duygu verdi. Benzeri bir stille yazılmış, dakika dakika olaylar not ediliyor ve kısa bir zaman biriminde bir çok olay gerçekleşiyor.
 Bu kitapta nanoteknoloji ve yanlış kullanımının yol açabileceği sorunlar işleniyor. Bilim adamları son derece yüksek adaptasyon yeteneği olan nano-robotlar yapıyorlar, ama bunlar onların düşündüğünden çok daha fazla adaptasyon gösterip insanları avlamaya başlıyorlar. Olduk.a inandırıcı ve endişe verici bir fikir. Kitapta ayrıca nano-robotları programlamakta kullanıulabilecek bazı algoritmalar ve mantık dizileri de anlatılıyor. Bu romandan çıkacak çok iyi bir film olabileceğini düşünüyorum ama şu ana kadar böyle bir belirti görülmedi.

http://en.wikipedia.org/wiki/State_of_FearState of Fear (Sessiz Tehlike) belki de Crichton'un en çok tartışılan kitabı, çünkü radikal çevrecilerin kendi davalarına destek sağlamak için yapay felaketlere yol açmalarını anlatıyor. George Bush'tan (fikrini değiştirip Küresel Isınma'nın belki de göz önüne alınması gereken bir etken olduğunu söylemeden önce) çıkabilecek bir manifesto gibi okunabiliyor, ama sonra biraz dengeyi sağlamaya çalışıp her iki kamptan da düşünceleri aktarıyor.

Fantastik Çocuk Edebiyatı - Pendragon Dizisi

J.K. Rowling'in Harry Potter dizisison yıllarda fantastik çocuk edebiyatına hakim olan bir kitap dizisiydi. Kitapları dünya çapında yüz milyonlarca baskı yapan dizi 2007'de son romanın yayınlanmasıyla bir anlamda bütün esrarların çözülmesiyle bir rahatlama olduysa da bir miktar da üzüntü vardı. 2011'e kadar süren filmler Harry Potter hayranlarını bir süre daha oyaladıysa da her güzel şeyin bir sonu vardı.

Bu arada fantastik çocuk edebiyatında görece iyi başka kitaplar ve diziler olsa da Harry Potter'in gölgesinde kalmış olabilirler.

Bu dizilerin en başarılılarından biri D.J. MacHale'in yazdığı Pendragon dizisidir. İlk üç kitabı Türkçe'ye de çevrilen bu dizi toplam 10 kitaptan oluşuyor.

Bobby Pendragon olağan bir okul çocuğudur. Anne babasıyla yaşamakta ve en iyi iki arkadaşıyla okula gitmektedir. Mark Dimond en iyi arkadaşıdır, Courtney Chetwynde ise hafiften vurgun olduğu bir kızdır. Dayısı Press onu ziyaret edip bir sorunu çözmek için yardımını isteyinceye kadar yaşamının bu kadar kökten değişeceğini tahmin edememişti.

Bobby kendinin bir "Gezgin" olduğunu öğrenir. "Suyolu" denilen bir tür ışınlanma aygıtı kullanabilmektedir, Press onun gerçek dayısı değildir ve her birinde bir Gezgin bulunan bir sürü Bölge (paralel dünya) olduğunu da keşfeder. Sonra da tek amacı bölgelerin hepsini çökertmek olan şeytansı bir Gezgin olan St. Dane ile karşılaşır. St. Dane bütün bölgelerin birleşimi olan Halla'yı (yerleşilmiş tüm evren) kargaşaya boğmak istemektedir.

Bobby değişik bölgelere seyahat etmeye başlar. Bu seyahatleri sırasında tuttuğu günlükleri iki iyi arkadaşına göndererek onları maceralarından haberdar eder. Mark ve Courtney de daha sonra bu maceraların içine sürüklenirler, çünkü onlar da birer "yardımcı"dırlar.
  
Her kitap ayrı bir bölgede geçer, böylece her kitapta bir bölgeyi keşfederiz. Her kitaptaki konu daha da karmaşıklaşarak ana öykü sürer. St. Dane her bölgeyi dize getirmek için daha da şeytanca yöntemler kullanmaya başlar.

Kitaplar aynı anda hem basit, hem de karmaşıktır. Her kitaptaki konu aslında basit görünse de (her bölge için bir "Dönüm noktası" vardır, St. Dane bölgedeki insanları belli eylemlere yöneltir ve bölgelerin kargaşaya boğulmasını izler). Bu arada St. Dane'in nihai amacı ve Bobby ile diğer gezginlerin geçmişi pek de açığa çıkmaz.

 Her kitabın başında eski bölümlere yönelik arka plan bilgisi verilse de dizinin tüm konusunu anlayabilmek için her kitabı okumakta yarar var.

Yayınlanan kitapların listesi şöyle:










  1. Ölüm Taciri (The Merchant of Death)
  2. Kayıp Şehir Faar (The Lost City of Faar)
  3. Geçmiş Zaman Savaşı (The Never War)
  4. The Reality Bug
  5. Black Water
  6. The Rivers of Zadaa
  7. The Quillan Games
  8. The Pilgrims of Rayne
  9. Raven Rise
  10. The Soldiers of Halla


 Kitapların 10-11 yaşından 16-17 yaşlarına kadar okunabileceğini düşünüyorum, tabii benim gibi çocuklarıyla birlikte okumaktan zevk alacak yetişkinler de olabilir.













29 Aralık 2014 Pazartesi

Children of Men - Ürpertici Bir Uyarı

http://en.wikipedia.org/wiki/P_D_JamesP.D. James'in bir kitabından uyarlanan bu filmi 2007'de seyretmişim. Bu yazarın kitaplarını görüp duruyordum ama herhangi birini okuma fırsatı bulmamıştım (Bu arada yazar Barones Phyllis Dorothy James geçtiğimiz ay sonunda 84 yaşındayken ölmüş).

Filmin yönetmeni Alfonso Cuaron'un belki en bilinen filmi geçen yılın popüler filmlerinden Gravity. Children of Men'in Başrolünde Clive Owen oynuyor. Çok fazla seyrettiğim bir aktör değil, daha önce The Bourne Identity filminde küçük bir rolde seyretmiştim. Bu filmde oldukça kasvetli bir gelecek resmediliyor. İnsanlık üreme yeteneğini yitirmiştir ve en son doğan çocuk da 18 yaşında ölmüştür. Bir bürokrat olan Theo Faron devrimci eski karısı ve diğer radikallerle işbirliği yaparak mucizevi bir şekilde hamile kalan siyah bir kadını koruma görevini üstlenir. Film bu ekibin esrarengiz İnsan Projesi'ne ulaşarak anne adayı ve doğmamış çocuğuna sığınacakları bir yer bulmak için umutsuz görünen çabalarını aktarıyor bize.

http://www.imdb.com/name/nm0000323/?ref_=fn_al_nm_1Michael Caine filmde inanılmaz derecede iyi oynuyor. Clive Owen ekonomik ama iyi bir performans gösteriyor. Filmdeki şehir gerilla savaşı sahneleri son zamanlarda gördüklerim arasında en iyi ve en rahatsız edici olanlar. Ayrıca filmin geçtiği yıllarda (2027) radikal islamcı akımların İngiltere'deki yükselişinin öngörülmesi bugünkü duruma bakılırsa sanki 2027'yi bulmadan gerçekleşebilecek gibi görünüyor, IŞİD'e katılan İngiliz vatandaşı militanlar düşünülürse...

Bazı klişe sahneler de yok değil, özellikle yeni doğan bebeğin şaşkınlıktan dilleri tutulmuş askerlerin refakatinde neredeyse Bebek İsa'ya yakın bir duygu içinde taşınması gibi, ama tümüne bakıldığında ufukta bekleyen biyo-felaketlerin gölgesindeki olası bir insan geleceği konusunda ürpertici bir kehanet olarak görülebilir.