24 Ağustos 2009 Pazartesi

Nakkaş ve Frenk Resmi

Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı belki de eski bir Osmanlı zanaati olan nakkaşlık hakkında ilk defa ayrıntılı bir öykü anlatan yapıttı. Orhan Pamuk'un temel sorunsallarından biri olan Doğu-Batı ayrımının nakış ve resim sanatlarının ayrımları kullanarak vurgulanması kitabın temel izleklerinden biri olmuştu.

Derviş Zaim'in 2006 yapımı filmi Cenneti Beklerken çok benzeri bir konuyu ele alıyor. Nakış ustası Eflatun saraydan çağrılıp isyan çıkaran sahte şehzade Danyal'ın başı vurulmadan önce Frenk usulüyle (yani bildiğimiz portre uslubuyla) resmini yapması istenir. Böylece saray ölenin gerçekten Danyal olduğundan emin olacaktır. Karısını ve çocuğunu yeni kaybeden Eflatun istemeden de olsa bu yolculuğa çıkar.

Gideceği yere ulaştığında esir edilenin aslında Danyal'ın oğlu olduğunu öğrenir. Yolda yanına ve himayesine aldığı köle kızla beraber hayatta kalma savaşı veren Eflatun, yıllardır emek verdiği ve ustası olduğu nakış sanatının estetik ve perspektiften uzak, ama insanın rüyalarını ve izlenimlerini yansıtan minyatürleriyle, Batı resminin neredeyse foto-gerçekçi, rasyonel yaklaşımı arasına sıkışacak, sonunda bir senteze ulaşacaktır.

Bu basit ve pek sürpriz içermeyen öykü sinemaya oldukça etkileyici bir dille aktarılmış. Filmde geçişlerde minyatür tarzlı animasyonlar, hikayeyi değişik açılardan yansıtan aynalar ve daha bir çok sinema tekniği kullanılmış. Oyuncular genelde başarılı ve müzik inanılmaz güzel. Derviş Zaim'in son derece özgün ve etkileyici bir yönetmen olduğu son derece açık.

Yeniçeriler ve Son Dönemleri

Tarihsel roman formu içinde son yıllarda yayınlanan kitaplardan biri de Reha Çamuroğlu'nun Son Yeniçeri romanı.Tarihçi Reha Çamuroğlu, Yeniçerilerin 18. yüzyıl sonlarından yok edilmelerine yol açan Vaka-i Hayriyye'ye (1826) kadar geçen çözülme dönemlerini roman formunda anlatıyor.

Dili son derece sade ve anlaşılır bu romanda ben yine tarihin okullarda bize ne kadar kötü öğretildiğini bir kez daha anladım. Yeniçerilerle ilgili yüzlerce bilgi parçası romana yedirilerek önümüze konuıyor. Belki biraz benim de ilgisizliğim sonucu yeniçerilerin çoğunun Bektaşi olduğunu, seferlere kendi paralarıyla aldıkları silahlarla katıldıklarını, daha sonra modern Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de yapısını oluşturacak oldukça karmaşık yapılanmaları olduğunu, son dönemlerinde Saltanata karşı ve neredeyse Cumhuriyetçi denebilecek fikirlerin yeniçeriler arasında yayıldığını hiç öğrenmemiştim.

Roman Rus asıllı Petru'nun Osmanlı'lara esir düşmesi, köle olarak satılması, sonra Müslüman olup Yeniçeri ileri gelenlerinden Arif Ağa'nın ailesine katılmasıyla devam edip şimdi Sarı lakabını alan Petru'nun ağzından anlatılıyor, ama zaman zaman evin küçük oğlu Sabit lafı devralıyor.

Kabakçı Mustafa olayı, Alemdar Mustafa Paşa, Sekban-ı Cedid'in kurulması gibi olaylar anlatıcıların gözüyle, yeniçeriler ve halk üzerindeki etkileri de belirtilerek anlatılıyor.

Akıcı ve bilgi dağarcığı geniş bir roman ve okuyucuyu hayal kırıklığına uğratmıyor.

Lale Devri Gerçekte Nasıldı?

Son zamanlarda Osmanlı dönemiyle ilgili kitaplara, özellikle de romanlara merakım arttı. Daha önce yabancı dillerde o ülkelerin geçmiş dönemleriyle ilgili tarihsel kitaplara hep ilgi duymuştum, ama bizde hamasi, milliyetçi ya da saltanatçı romanlar dışında iyi örnekler bulmak pek de kolay değildi.

İskender Pala ismini daha önce duymamıştım. Tabii şiirle, hem de Divan Şiiri ile pek ilgim olmadığı için bu üstadın ismini duymamış olmam belki affedilebilirdi, ama son kitabı Katre-i Matem'i gördüğümde üstadın ne çok eserini kaçırmış olduğumu henüz bilmiyordum. Bu eserlerin çoğu doğrudan doğruya Divan Edebiyatı ve Şiiri ile ilgiliydi, ama ilk romanı Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk nedense kitapçı raflarında gözümden kaçmıştı. (Daha sonra onu da bulup alacaktım). Yine de bu eksikliğimi gidermek için henüz çok geç değildi.

Katre-i Matem batı edebiyatında örnekleri gün geçtikçe çoğalan "tarihsel polisiye" türünün bir örneği sayılabilir. Her ne kadar öyküyü bir detektif ya da hafiye anlatmıyorsa da benzeri bir yapı var. Tabii bu tür bir çok yapıtta olduğu gibi öykü bir el yazmasında keşfediliyor ve kimin yazdığı bilinmiyor.

Roman oldukça sürükleyici ve Lale Devri'nin ihtişamı içinde kayıp bir şehzadeyi de içeren entrikalar ve cinayetler silsilesini ele alıyor. İskender Pala öyküyü anlatırken olay örgüsününü içine dönem bilgilerini ustalıkla yerleştiriyor, örneğin külhanbeyi teriminin nereden geldiği, Osmanlı döneminde eşcinselliğin yaygın olup olmadığı, Padişah ya da vezirlere sorunlarını iletmek için nasıl Çerağ yakarak yaklaşıldığı, lale çiçeğinin nasıl ülkemizden çıkıp başka ülkelere yayıldığı, o dönemde Osmanlı'da çiçeklerin neden vazoya konulmadığı gibi bilgiler hep satırların arasında veriliyor ve bu okuyucuyu hiç sıkmadan ve fazla didaktikliğe kaçmadan yapılıyor.

Kitabı süsleyen eski tarz gravürler de atmosfere oldukça olumlu bir etki yapıyor.

Sonuç olarak bir Divan Şiiri profesöründen bu kadar okunması kolay ve heyecan verici, bilgi yüklü ama kuru olmayan, yaşayan bir kitap çıkması beni son derece gururlandırdı ve sürekli izleyeceğim bir yazar kazanmanın heyecanını yaşattı.

Elif Şafak'tan Mevlana'ya Dönüş: Aşk

Elif Şafak romancılığının yanısıra tabii ki bir akademisyen ve ilk önemli çalışmalarını Mevlana üzerine yapmış. İlk romanı Pinhan bu akademik altyapının roman formunda bir yansımasıydı (Bkz. Pinhan üzerine yazım)

Elif Şafak son romanı Aşk'ı pembe kapağıyla satın alıp geleneksel bir aşk romanı bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor, çünkü bu roman her ne kadar Amerikalı Musevi ev hanımı Ella ve gizemli Sufi Aziz'in yavaş gelişen aşk hikayesiyse, daha fazlasıyla Mevlana ve Şems-i Tebrizi arasında gelişen ve Şems'in felaketiyle sonuçlanan dostluk, tamamlanma - ve bir başka düzlemde - aşkın hikayesi. (Bu arada erkek okuyucuların beğenmemesi nedeniyle kapağın yeniden gri olarak basıldığı hikayesi doğruysa gerçekten üzücü, biraz erkekler için özel olarak üretilen Coke Zero balonunu anımsatıyor).

Mevlana ve Şems'in hikayesi, "gizemli bir Sufi yazarın yayınlanmak üzere teslim edilmiş romanı" formatı kullanılarak anlatılıyor. Tabii bu çok kullanılmış bir edebi mekanizma ama bu romanda da gayet başarılı.

Roman dili her zamanki gibi biraz çetrefilli ama benim kuşağımın anlayamayacağı bir şey yok, yine de bence Elif Şafak dili en iyi kullanan yazarlardan biri.

05 Ocak 2009 Pazartesi

Bir Dönemin Dayanılmaz Cazibesi

Son bir kaç yıldır cumhuriyetin ilk yıllarıyla ilgili kitaplar, romanlar ve filmler son derece ilgi çekiyor. Bunların en son örneklerinden biri olan Mustafa belgeseli üzerindeki tartışmalar son günlerdeki gündemi oluşturdu.

Yazarlarımızdan bazıları da Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ya da cumhuriyetin ilk yıllarını roman formunda anlatan yapıtlar veriyorlar son amanlarda. Bunların bazıları otobiyografik özellikler taşıyor. Bu tatil döneminde bu kitaplardan üçünü okuma şansı buldum.

Nermin Bezmen: Kurt Seyt & Shura

Rus Devrimi ve Sovyetler Birliği'nin kuruluşu bizde genelde sosyalistlerin ilgi alanına girer ve bo konudaki romanlar ya da kitaplar çok ilgi çeker. Halbuki bu devrimin bir de öteki yüzü vardı, yani Beyaz Ruslar. Belki de Bolşevikler kadar ilgi çekici olmadıkları ve en azından sosyalist çevrelerde zorba bir mutlakiyetçi hükümetin kalıntıları olarak görüldükleri için pek onlarla ilgili yapıta rastlanmaz (Belki Boris Pasternak'ın Doktor Jivago'su hariç)

Benim tabii Beyaz Ruslarla pek bir ilgim olamadı, ama İstanbul'da Beyaz Ruslar'ın bıraktığı bazı izler yıllar sonra da olsa benim yaşamıma küçük tadlar kattı. Üniversite yıllarında sevgili Jak Deleon (hasretle anıyorum onu) ve bir kaç arkadaşla Taksim'e çıkan Ayaspaşa yokuşundaki Ayaspaşa Rus Lokantası sık sık gittiğimiz mekanlardan biri olmuştu. Saru rus votkasını, tabuk Kievski'yi, borç çorbasını ve daha bir çok Rus ya da Macar yemeğini ilk kez orada yemiştim. Sahiplerinin Beyaz Rus çiftler olduğunu öğrenmiştim. İlk gittiğim yıllarda "Madam" diye çağrılan sahibi orada olurdu, sonraları görmemiştim uzun süre.

Tabii İstanbul'daki Rus lokantalarının piri Rejans da kısa süre sonra ilgi alanımıza girmişti, ama Rejans pahalı olduğu için her zaman öğrenci bütçemize uymuyordu, oraya daha seyrek gidiyorduk.

Her iki restoranın bugün de açık olması ve hala Rus mutfağının seçkin yemeklerine yer vermeleri gerçekten hoş. Yakın gelecekte her ikisini de ziyaret etmek için notlarımı aldım.

Nermin Bezmen'in biyografik romanı Kurt Seyt ve Shura, aslında kendi dedesi Kurt Seyt'in Çarlık Rusyası'nda başlayıp Cumhuriyet İstanbul'unda biten öyküsünün yanısıra Rus Devrimi'ni, devrimden kaçan Beyaz Ruslar'ı, bu arada onlarla birlikte sınıflandırılarak cezalandırılan Kırım Türkleri'ni anlatıyor. Bütün bunlar Kırım Türk'ü Kurt Seyt ile Rus kızı Shura'nın aşk öyküsü çevresinde anlatılıyor.

Seyt Eminof (Kurt Seyt) Rus Çarı'nın emrinde bir subay iken devrimle birlikte kaçıp Türkiye'ye geliyor ve orada çeşitli işler yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Bu arada ölümsüz bir aşkla sevdiği Shura ile bir türlü bir araya gelememeleri, yeni ortamına uyum gösterememesi, anayurdunda kalan ailesinden ve akrabalarından haber alamaması onun dramını oluşturuyor.

Kitap son derece duru bir tarzla yazılmış, belki bu açıdan çok heyecan verici değil, ama cumhuriyetin ilk yıllarındaki kent yaşantısı konusunda verdiği küçük ayrıntılar, karakterlerin dikkatli incelenmiş olması, biyografik olmakla birlikte çok da kuru bşr anlatım olmaması kitabı ilginç kılmış.

Nermin Bezmen dedesinin öyküsünü bir çok kişiden dinlemiş, yerleri ve belki hikayenin bazı kişilerini görebilmek için Kırım'a ve A.B.D'ye de gitmiş ve sonunda bu romanı yazmış. Roman 1924 baharında bitiyor, ama macera bir sonraki kitapta devam ediyor.

Nermin Bezmen: Kurt Seyt & Murka

Nermin Bezmen serinin bu ikinci kitabında (Kurt Seyt & Murka) dedesinin öyküsüne kaldığı yerden devam ediyor. Bu sefer kitabın odak noktasında Kurt Seyt'in evlendiği Türk kızı Mürvet (Murka) ve çocuklarıyla olan ilişkileri yer alıyor. Özellikle ikinci dünya savaşının zor yılları, Kurt Seyt'in bir türlü tam düzelemeyen işleri, varlık ve yokluk yılları yine ilginç ayrıntılarla bezenmiş olarak anlatılıyor. Bu kitapta sürgüne gelen Kırım Türkleri ve Beyaz Ruslar'ın yaşamları, Beyoğlu'nun eğlence yaşamı sade bir dille anlatılmış.

Şimdi serinin üçüncü kitabı olan Mengene Göçmenleri'ni okumaya sıra geldi.

Ayşe Kulin - Umut

Bir başka biyografik roman da Ayşe Kulin'den geliyor. Ayşe Kulin beğenerek okuduğum bir yazar. Daha Önce Adı Aylin, Nefes Nefese, Gece Sesleri gibi kitaplarını zevkle okumuştum.

Umut - alt başlığı Hayat Akan Bir Sudur - Ayşe Kulin'in Bosna göçmeni ailesinin hikayesi. Tabii bu hikaye aslında Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde köklü ailelerin geçirdiği değişimleri de çok iyi bie şekilde ortaya koyuyor. Osmanlı gelenekselliğinden Cumhuriyet modernitesine geçiş hiç kimse için kolay olmayacaktır.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Ulak'ın fantastik dünyası

Çağan Irmak son yılların en önemli ve yetenekli yönetmenlerinden biri. Türk seyircisinin ilk kez Asmalı Konak dizisinde dikkatini çeken Irmak, yaşından beklenmeyecek kadar olgun ve bilgili siyasal yaklaşımını ilk kez Çemberimde Gül Oya dizisinde göstermişti. Bu arada bir kaç sinema filmi, video için fantastik hikayeler içeren Kabuslar Evi dizi filmlerini çekti, sonra da Babam ve Oğlum ile yine herkesin beğenisini kazandı.

Şu günlerde herkes onun Issız Adam filmine koşarken ben DVD'den bir önceki filmi Ulak'ı izledim.

Senaryosu, yarattığı olmayan ülkesi, kostümleri, mistik atmosferi ve müthiş görüntüleriyle yine bir fenomen yaratmış Irmak.

Bir haberci (Çetin Tekindor her zamanki gibi müthiş etkileyici bu rolde) köy köy dolaşıp Ulak'ın hikayesini anlatmaktadır. Çocuklar hikayeleri biraz korkuyla biraz merakla dinlemekte, büyükler bu yabancıya kuşkuyla bakmaktadır. Ulak kimse yaptığı kötülüklerden dolayı cezasız kalmasın, kötülüklere cezasız kalanlar da bundan nasibini alsın diye haber götürmektedir. Gittiği bir köyde kuyudan su içince yakında gömülü Mehmet'in ruhu ve özü ona geçer, o da köye gidip Mehmet ve arkadaşlarına kötülük yapan zorbaya bu gerçeği haykırır.

Filmin tümünde anlatıcının hikayesiyle ziyaret ettiği köyün hikayesi içiçe geçer, bir çok kişi de hikayeyi kendi anladığı biçimde başkalarına anlatır. Filmin oldukça mistik bir içeriği var. Araştırma yaparken islamcı gazetelerin filmi olumsuz eleştirdiklerini gördüm, bazıları Çağan Irmak'ı gereksiz yere yeni bir din icat etmekle bile suçlamışlar. Halbuki filmin zamansız ve olmayan bir mekanda geçmesi biraz da herkesin kendi mesajını alması için tasarlanmış gibi geldi bana. Mehmet ve arkadaşlarının mesajlarını yaymak için yazıp dağıttıkları kitap metaforu hem İsa ve havarilerini, hem de yakın geçmişimizin sosyalist savaşçılarını anımsatıyor (bu da Çağan Irmak'ın çok sevdiği bir tema).

Hümeyra, Şerif Sezer gibi deneyimli oyuncular tabii ki iyi bir performans sergilemişler, filmin çocuk oyuncuları çok iyi kullanılmış, müzik etkileyici. Anlatım dili destansı ve bazen kutsal kitapların diline yakın. Filmlere çok açık seçik bir mesaj almak için gidenleri hayal kırıklığına uğratabilir, ama belki Borges'in karmaşık ve bulanık öykülerini sevenler büyük zevk alabilir. Sinema tekniğinin son yıllarda ülkemizde nasıl aşama kaydettiğini görmek için bile izlemeye değeceğini düşünüyorum.

Belki filmin sonu biraz hayal kırıklığı yaratabilir, ama genelde kurgu ve hikayenin filme yedirilişi de son derece iyi.

Şimdi gidip Issız Adam'ı görmem lazım. Sanırım Çağan Irmak gözü kapalı filmini izleyeceğim yönetmenler arasına girdi artık.

30 Kasım 2008 Pazar

Seri Katillerin Dayanılmaz Cazibesi

Seri katiller sinema için her zaman cazip bir konu olmuştur. Bu konuda özellikle Amerikan sinemasında çok iyi örnekler var doğal olarak. Athnoy Perkins'in unutulmaz bir performans sergilediği "Sapık", Sharon Stone'un "Temel İçgüdü"sü, Hannibal Lecter filmleri (bir ölçüde) bu örneklerden bazıları. Seri katil filmlerinin temel özelliği cinayetleri çözmeye çalışan dedektifler. Çeşitli yöntemler kullanarak cinayetler arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışırlar, katilin nasıl biri olduğunu eldeki verilerden çıkarmaya uğraşırlar, genelde de başarılı olurlar. Son zamanlarda televizyonda da seri katil temasını ağırlıklı kullanan diziler var. "Dexter" bunlardan en ilginci, "iyi" bir seri katili anlatıyor.

Mustafa Altıoklar 2006 yılında çektiği bu filminde seri katil temasını Türk sinemasına getirmiş. Aynı zamanda "kimlik çözülmesi rahatsızlığı" (dissociative personality disorder) teması da işleniyor. Demet Evgar filmde 4 ayrı kişiliği büyük bir başarıyla sergiliyor. Diğer oyuncular da fena bir performans sergilemiyor, Tamer Karadağlı oldukça ağzı bozuk bir polisi iyi canlandırıyor. Levent Üzümcü psikiyatr rolünde ölçülü ve zamanla değişen bir oyun sergiliyor.

Berrak Tüzünataç, Salih Güney gibi oyuncular çok küçük rollerde pek kullanılamamışlar.

Çekimleri oldukça iyi buldum. Yaratılan atmosfer oldukça etkileyici, müzik çok iyi (sondaki jenerikte Sezen Aksu bir şarkı söylüyor), cinayet sahnelerindeki çekimler çok dolaylı ve iyi kurgulanmış.

Senaryo bana biraz zayıf geldi. Beni şaşırtmasını bekliyordum filmin, ama bunu pek bulamadım. Filmin ulaştığı çözüm çok inandırıcı gelmedi.

Yine de sinemamıza yeni bir soluk getirdiği söylenebilir filmin. Demet Evgar gibi iyi oyucuların olanak verildiğinde ne kadar inanılmaz performans sergileyebilecekleri de görülmüş oluyor.

05 Ekim 2008 Pazar

Bir deprem filmi : Küçük Kıyamet

Taylan biraderler (Yağmur Taylan ve Durul Taylan) Türk sinemasına yeni bir soluk getiren, değişik sinema tarzlarını inceleyen ve uygulamaya çalışan genç yönetmenler. Daha önce Okul gibi ilginç bir korku filmi çeviren yönetmenler bu filmde de olduk.a ilginç bir gerilim atmosferi yaratıyorlar.

Filmin adı çifte anlam içeriyor. İlki 1600'lü yıllarda İstanbul'u yıkan depremin adı. Diğeri ise biraz filmin sürprizli konusunda gizli.

1999 depreminde annesini kaybeden Bilge, İstanbul'u zaman zaman yoklayan sarsıntılardan çok etkilenmektedir. Yine böyle şiddetli bir sarsıntıdan sonra eşi Zeki ve iki çocuğuyla birlikte Fethiye'ye tatile gidip biraz bu korkulardan uzak kalmaya ve dinlenmeye karar verirler. Kaldıkları villanın garip bakıcısı, evin hemen karşısındaki mezarlık ve Bilge'nin gördüğü hayaller bir şeylerin yolunda gitmediğini gösterir gibidir.

Filmin geri kalan sürprizli konusu hakkında ipucu vermeden daha fazla bilgi vermek tabii ki zor. Oyunculara gelince, Başak Köklükaya Bilge rolünde çok iyi. Cansel Elçin Zeki rolünde oldukça iyi. İlker Aksum evin bakıcısı rolünde müthiş bir performans gösteriyor. Atmosfer ve çekimler son derece başarılı. Taylan biraderleri izlemeye devam edeceğim.

06 Eylül 2008 Cumartesi

Üsküp Sevda Şarkısı - İncesaz duyarlılıkları

İncesaz, 1999 yılında Murat Aydemir, Derya Türkan ve Cengiz Onural tarafından kurulan ve geleneksel Türk müziğini yeni formlar içinde kullanan bir grup. Şu anda ise 6 kişilik bir ekipten oluşuyor.

Sevgili Cengiz benim Boğaziçi Üniversitesi'nden arkadaşım olduğu ve Yeni Türkü dönemini gayet iyi bildiğim halde nedense İncesaz'ın ilk dönemini kaçırmıştım. Geçen yılbaşı İstanbul'a gittiğimde grubun CD'lerini alıp dinleme şansım oldu. Film ya da TV dizisi müzikleri (En ünlüsü İkinci Bahar) dışında grubun şu anda 5 CD'si var.

1. Eski Nisan. Bu ilk albüm enstrümantal eserlerden oluşuyor. Bir kısmı klasik türk müziğinin bilinen ve sevilen eserlerinden ya da formlarından esinlenerek bestelenmiş, bestelerin çoğu Cengiz Onural ve Murat Aydemir tarafından yapılmış ve klasik Türk müziği enstrümanları zengince kullanılmış. Defalarca dinlenebilecek güzel bir albüm.

2. Eylül Şarkıları. Bu albümde dört yönü simgeleyen enstrümantal eserlerin dışında genellikle Cengiz Onural bestelerinden oluşan eski Türk Sanat Müziği tadında eserler var. (Arabesk ve fantazi müzik yaygınlaşmadan önceki Sanat Müziği tadından bahsediyorum) Melihat Gülses bütün bu eserlere büyüleyici sesiyle hayat vermiş. Ama özellikle ikisi gerçekten çok etkileyici. Çok Aşığın Var Diyorlar, daha önce televizyonda Ihlamurlar Altında dizisinden tanıdığımız bir şarkı. Artık umudunu yitirmek üzere olan umarsız bir aşığın dizeleri bu duygulu şarkıda Melihat Gülses'in buğulu sesiyle kalbimize ulaşıyor. Ama benim için en müthişi Üsküp Sevda Şarkısı. Şu sözlere bakın bir:

Üsküp'ün içinde kumaş biçerler
Sevdadan gayrısı dar gelir bana
Ellerin zoruyla yardan geçerler
Ben yarim bırakmam, zor gelir bana

nakarat:
Aşkın acısına ferman diyorlar
Ellerin fermanı vız gelir bana
Olmaz iklimlerden yollar aşırdın
Gönlünün fermanı yaz getir bana

Kırk düğüm atmışlar sevda üstüne,
Yoluna çıkarsa çöz getir bana
Zemheri ayında güller açırdın,
Gönlümün kışında yaz getir bana

(nakarat)

Eski edebiyatın uzmanı değilim ama bu şarkıdaki şiir formu Klasik Türk Müziği'nin ilk dönemlerindeki formları hatırlattı bana. Daha da önemlisi şarkının insanın kalbinin tam içine işlemesi. Her dinlediğimde aynı etkiyi bırakıyor. Bu şarkıdaki Bora Ebeoğlu vokali de gerçekten çok iyi ve dozunda. Bu şarkının aslında Balkanlar'da geçecek bir dizi için hazırlandığını, dizi iptal edilince de albüme eklendiğini öğrendim.

3. İstanbul'a Dair. Bu albüm İstanbul'un olağanüstü dokusundan esinlenmeleri müzik formunda dinleyiciye sunuyor. Yine dingin, yine dinlendirici ve özellikle yurt dışındaysanız gözünüzü kapayıp kendinizi İstanbul'da sanabileceğiniz duyarlıkta bir albüm.

4. Mazi Kalbimde Bir Yaradır. Bu albümde eski şarkılarla yeni bestelerin bir karması yapılmış. Solist Dilek Türkan son derece duru sesiyle albümün geleneksel havasına büyük katkıda bulunuyor.


5. Elif. Bu albümde İncesaz halk türkülerini daha çağdaş bir yorumla ele almış. Solist Cengiz Özkan da ekonomik ama güzel bir yorumla türküleri aktarıyor. Benim çok tercih ettiğim bir tür değil ama yine de rahat dinleniyor.

İncesaz'ın müzik serüvenini yakından izlemeyi sürdüreceğim.




06 Mart 2008 Perşembe

Şehrin Aynaları

Elif Şafak, Mevleviliği ele aldığı ilk romanı Pinhan'dan sonraki romanı Şehrin Aynaları'nda Engizisyon İspanya'sına uzanıyor. Aslında roman İstanbul'da başlayıp bitiyor, ama büyük çoğunluğu İspanya'da geçiyor.

Dinibütün, ama zaman zaman içinden gelen ve benliğini ele geçiren bir sesin egemenliğine geçen vaiz Alonso Perez de Herrera, gitgide dozajı artan ateşli vaazlarıyla cemaatini Yahudi'lere karşı eyleme geçmeye kışkırtırken dedesinin bir Yahudi kızla evlenmiş olduğunu bilmekte, ama saklamaktadır.

Antonio Perreira Padua'da üniversitede Felsefe kürsüsünün başına geçmeye çalışmakta, karısıyla son derece sıcaklıktan yoksun bir ilişkiyi sürdürmektedir. Kardeşi Miguel ise içki ve kadın peşinde koşarak kardeşiyle büyük bir tezat oluşturmaktadır. Antonio ile karısı İsabel'in tek oğulları Andres ise zamanının çoğunu oğlunu kaybettiği için ona büyük bir sevgiyle bağlanan Elena Rodriguez ile geçirmektedir. Karı kocanın oğullarına yeterince ilgi göstermemelerini nedeni sonra anlaşılacaktır.

İspanya'daki çalkantılar Miguel ve isabel'in kaçıp kendilerini İstanbul'a atmalarıyla sonuçlanır. Ama bu hikayenin sonu olmayacak, saraya, Kösem Sultan'ın ilgisine mazhar olmaya kadar uzanacak olayların başlangıcı olacaktır.

Elif Şafak bu kitapta da ilk kitabındaki karmaşık olay örgüsünü, doğaüstü olayları ve yaratıkları, lanet ve büyüleri kullanmış. Kesinlikle kendinizi vererek okumanız, sonra dönüp bir iki kez daha okumanız gereken bir roman.

25 Şubat 2008 Pazartesi

Pinhan

Pinhan, Elif Şafak'ın ilk romanı. Kendi akademik konusu olan Mevlevilik'ten alınma konusu ve oldukça mistik anlatımıyla son derece zor bir roman aslında.

Pinhan küçücük bir çocukken meyve çalmak için bahçesine girdiği tekkeye daha sonra katılır ve buradaki her biri son derece renkli ve değişik geçmişlerden gelen dervişlerin arasında kendi yolunu bulmaya çalışır.

Kendi farklılığının ayırdına sonunda varan, ama onu kabullenmeyi öğrenen Pinhan (farklılığının ne olduğunu anlamanız için kitabı okumanız gerek!) sonunda kendisi de yollara düşecek ve kendini şehr-i istanbul'da bulacaktır. Daha sonra romanda Nakş-ı Nigar mahallesi sakinlerinin başından geçenler anlatılıyor ve sonra tüm kişilerin yolları kesişiyor.

Roman, toprak, hava, ateş ve su ahvalini beyan eden dört "bab"dan oluşuyor. Her bab dört ayrı bölümden oluşuyor ve her bölümün adı diğerleriyle bir anlam bütünlüğü oluşturuyor:

TOPRAK
Elma/Nokta/Hafıza/Halka


HAVA
Emanet/Hıyanet/Felaket/Kefaret


ATEŞ
Hezarpare/Rindane/Peymane/Püryare


SU
Cehennemin Kapıları/Nida Hamamı/Elem Şehristanı/Firar Yolları

Mevlevilikte ya da o kapsamdaki edebiyatta 4 sayısının özel bir anlamı var mı bilmiyorum, ama romanda bu yapı açıkça kurgulanmış görünüyor.

Anlatım son derece mistisizm yüklü. Her tarafta cinler açık açık dolaşıyor, tekke dervişleri kışa meydan okuyor, ambarlar kendiliğinden dolup boşalıyor, yani Anadolu'nun gelenek ve inançları sihirli bir şekilde kitapta canlanıyor.

Açıkçası Mevlevilik konusunda fazla bilgisi olmayan birinin anlaması da oldukça güç. Roman 1998 yılında Mevlana büyük ödülünü kazanmış. Benim kısa zamandaki hedefim Mevlana'nın Mesnevi'sini okuyarak biraz daha bilgi sahibi olmak ve belki sonra bu kitaba geri dönmek.

27 Ocak 2008 Pazar

Üfle Gözlerime, Yanıyor....



Aydilge'nin müziğiyle tanışmam tamamen rastlantısaldı. Oğlum albümünü dinlemiş ve tavsiye etmişti. İlk fırsatta Küçük Şarkı Evreni adlı CD'sini bulup aldım.

Önceleri değişik, biraz kulağı tırmalayan sesi ve rock geleneğine uygun telaffuzu garip geliyordu insana. Hatta Yanıyor şarkısının ilk mısralarını önceleri anlayamamıştım.

Kalpte büyüyen yaramsın sen

Çekip gidemem kanarken sen


Dinledikçe alışmaya ve bu tarzı daha çok sevmeye başladım. Özellikle Yanıyor ve Postmodern Aşk'ı çok sık dinlediğimi farkettim. USB stick'e koyup arabada dinlemek de büyük zevk....

Yanıyor güzel bir balad gibi başlıyor, ama kısa sürede acı bir haykırışa dönüşüyor.

Üfle gözlerime, üfle gözlerime

Üfle gözlerime, gözlerime


Bu masum ve kırılgan istekten sonra yürek yangınının feryadı sarıyor etrafı.

Ah yanıyo yanıyo yanıyo yanıyo

Yanıyo yanıyo yanıyo yanıyo

Ah yanıyo yanıyo yanıyo yanıyo

Yanıyo yanıyo


Çığlıklar içinde biten bu bölümden sonra sözler bir kez daha yineleniyor. Gerçekten etkileyici bir şarkı....

Postmodern Aşk, günümüzde aşkların uğradığı değişimi iyi tarif eden bir şarkı. Sözlerin derinliği dikkati çekiyor.

Dış yüzümü soysan, iç yüzümü bulsan

Karşıma da koysan şaşırmaz mıyım?

Sırlarımı soysan, gizlerimi bulsan

Sonra da sıkılırsan kırılmaz mıyım?



Bu ruhbilimsel tasvirin ardından sevgiliden şikayet geliyor.

Postmodern aşkmış, sürmesi zormuş

Benliğim benliğini çok zora sokmuş


Nakaratın tekrarından sonra modern aşkların zorluğu ortaya çıkıyor.

İstemem git, isterim gitme

Kararsızlık çöktü üstüme

Kalmışım ben orta yerlerde

Ya nedir bu postmodernite?


Son bir nakaratla şarkı sona eriyor. Gerek sözlerin, gerekse müziğin oldukça yaratıcı ve şaşırtıcı olduğunu söylemeliyim.

Aydilge, son olarak Greenpeace için Dünyanın Kalbi Durmasın adlı bir single yaptı ve videoklip de çekerek çevreci bir kampanyanın destekleyicisi oldu. Bu şarkı biraz We Are the World havasında da olsa son derece yumuşak ve sürükleyici vokalleriyle ilgi çekiyor. Tipik Aydilge stili olmasa da sanatçı tavrını yansıtması açısından önemli.

Aydilge'nin Bulimia Sokağı ve Altın Aşk Vuruşu kitaplarını da en kısa sürede okumayı düşünüyorum. Aykırı bir müzisyen ve sanatçının iç dünyasını yansıtması açısından önemli göstergeler olsalar gerek.

14 Ocak 2008 Pazartesi

Anneliğin dayanılmaz ağırlığı



Elif Şafak, son yılların en çok konuşulan yazarlarından biri. Her ne kadar - tıpkı Orhan Pamuk'un başına geldiği gibi - yazarlığından çok belli bir aşırı tutucu grubun kışkırtmasıyla iddia edildiği gibi Türk'lüğe hakaret edip etmediğiyle ilgili olsa da, son on yılda yayınladığı romanlarıyla şimdiden Türk edebiyatında yerini aldı.

Ben maalesef Elif Şafak'ı geç keşfedenlerdenim. Yurt dışına çıktığımdan beri her tatilde en son Türk edebiyatı örneklerini toplamaya çalışıyorum, ama ne 1998'deki Pinhan, ne de daha sonraki yıllardaki Şehrin Aynaları, Mahrem, Bit Palas ve Araf dikkatimi çekmemiş. Bu ilginç yazarı Baba ve Piç'in yarattığı tartışmalardan hemen önce keşfettim ve önceki kitaplarını da topladım.


Elif Şafak'ın en büyük özelliği, karmaşık olay örgüsü, geleneksel edebiyattan alınan anlatım biçimleri, zamanla ve mekanla oynaması ve eski sözcükleri de bolca içeren zengin dili.

Bu yılbaşı tatilinde İstanbul'a geldiğimde tüm kitapçıların baş köşesinde Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabını görünce sevindim ve bir süredir ortada olmadığını düşündüm. Tabii kitabı okuyunca bunun nedeni anlaşıldı. Evlenip çocuk sahibi olduğunu biliyordum ama bunun yazma süreci üstündeki olumsuz etkisinden haberdar değildim.

Bu bir otobiyografik roman. Alt başlığı ise "Yeni başlayanlar için postpartum depresyon". Elif Şafak kitapta uzun akademisyenlik ve yazarlık yıllarından sonra nasıl evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya karar verdiğini, doğumdan sonraki depresyon günlerini ve yazmaya nasıl geri döndüğünü hem eğlenceli hem de etkileyici bir dille anlatıyor. Her ne kadar depresyona gelmesi 250 sayfa kadar sürüyorsa da bu onu anlayabilmek için gerekli. İçindeki çelişkileri dört değişik karakterli "küçük kadın"ın ağzından anlatıyor. Bu küçük kadınlar kah kendi eğilimleri doğrultusunda darbe yapıyor, kah yazara öğütler veriyorlar.

Biz erkeklerin ne kadar uğraşsak anlayamayacağımız hamilelik, annelik, hamilelik sonrası depresyon gibi temaları bu kadar
incelikle alaya alan ve kendiyle de dalga geçen bu metin gerçekten zevkle okunuyor. Sanırım Elif Şafak'ın önceki romanlarının zor anlaşılırlığından şikayet edenler bunda fazla zorlanmayacaklar.


05 Ocak 2008 Cumartesi

Kuzgun Şimdi Nerede?


Neslihan Acu 4. romanı Kuzgunun Şarkısı'nda Girit göçmeni bir ailenin asi, uçarı kızı Asu'nun öyküsünü anlatıyor. Marmara Adası'nda yaşayan bu mutsuz kız, çocukluğunun hem güzel, hem de acı veren anılarını tek tek okura aktarırken sevgisiz ailesini, dede ve ninesi, anne ve babasının kişiliklerini oldukça mizahi bir anlatımla önümüze koyuyor.

Ailenin İstanbul'a gelişi, Asu'nun zorluklarla boğuşarak üniversiteye kadar gelmesi, başka bir sınıfa ait okul arkadaşıyla ilişkisinin zaman içindeki gelişim ve değişimi, babasının Amerikan hayranlığı, dayılarının maceraları oldukça akıcı bir dille okuru sürüklüyor.

Romanda Girit göçmenlerinin karakterleri ve davranış biçimleri de iyi işlenmiş. Bir anlamda Girit göçmenlerine - ve belki de genelde göçmenlik olgusuna - bir selam olan kitap, bir anlamda da bir kızınm gelişimi ve kendini kısır çevresinden kurtarma savaşını anlatımı olarak da görülebilir.

Benim dikkatimi çeken, her ne kadar kitabın başında bunun otobiyografik bir roman olmadığı belirtilmişse de, Asu'nun kişiliğinin ayrıntılarının ve romanın sonlarında - herkesin sonradan neler yaptığı anlatıldığı halde - kendini nerede bulduğu ve genç kızlık sonrası yaşamının nasıl olduu konusuna hiç girilmemesi. Sanki yazar bilinçli olarak Asu'yu saklamış gibi geldi bana. Tabii yazarların çeşitli yazın oyunlarına alışık olduğum için de otobiyografik olmama meselesi kafma takıldı.

Ben kendi hesabıma Asu'nun üniversite yıllarını da merak ediyorum. Kim bilir, belki onu da bir gün okuruz...

Tutku ve Bağlılık

Neslihan Acu'nun favori teması hastalık derecede saplantılı bağlılıklar. 3. romanı "Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk" yine bir hastalıklı aşk öyküsünü, Tarık ve Aysel'in aşkını (tutkusunu?) anlatıyor.

Annesinden sonra babasının da ortadan kaybolmasıyla üvey halasının yanında, izbe bir bodrum katında yaşamaya başlayan Aysel, 12 Eylül sonrası kendilerini bir hedonizme teslim eden gençlerle birlikte Mahzen Bar'a 'takılmakta'dır. Oradaki bir sürü ilginç kişinin yanında, bir tür 'guru' olarak görülen Ethem'in çömezlerinden Tarık nedense Aysel'e çekici gelir. Meteliksiz, işsiz ve cinsellik dışında amaçsız görünen Tarık'a anlaşılmaz bir şekilde bağlanan Aysel büyük bir çöküntüye doğru sürüklenmeye başlar.

12 Eylül dönemini işkence altında atlatan Tarık bu çalkantılı dönem sonunda dünyadan intikamını her anlamda 'kötü' olarak almaya çalışır. Bunun yansıması da Aysel üzerinde son derece yıkıcı olacaktır.

Romanda 12 Eylül sonrası gençlerinin ruh hali oldukça gerçekçi bir şekilde anlatılıyor. Uzun süren dogmatik siyaset yıllarından sonra darbe rüzgarıyla savrulup bir yerlerde yitip gitmeyenler duyguları, cinselliği - aşırılık içinde - keşfediyorlar ve umursamaz bir yaşam sürüyorlar.


Ben romanın yapısı ve gelişimini Acu'nun ilk romanına oranla çok daha derli toplu buldum. Tabii konu benzerliği açık, ama Tarık'ın seçtiği yolun ve sevgisiz yaşam tarzının nedenleri, Meltem K.yı Kim Öldürdü romanındaki Cihat'a oranla çok daha anlaşılır ve gerçekçi olarak işlenmiş.

Roman ucundan yazarın postmodern söylemlerine dokunuyor, yazar kim, karakterler kim, yazma eylemi niçin yaplıyor..... ama çok derinlemesine değil.

Uçtaki Yaşamlar


Neslihan Acu'nun ilk romanı "Meltem K.'yı Kim Öldürdü" belki tam bir cinayet romanı değil - gerçi cinayet var romanda sanırım - ama son derece uçtaki kişilikleri ve davranışları anlatıyor. Küçük bir kasabadaki sıkıcı ve baskıcı yaşamdan kurtulmak için üniversiteye girmeyi beklemiş Meltem'le varlıklı ama herkese ve her şeye karşı öfkeli Cihat'ın öyküsünü romanın 'yazarı' Nejat anlatıyor. Önsözde Raşomon'a atıfta bulunuluyor, böylece sanki roman değişik kişilerin bakış açısından anlatılacakmış hissine kapılıyorsunuz, ama sonra bu beklenti boşa çıkıyor, çünkü diğer roman kahramanları, hatta tanık olmadığı olaylar bile Nejat'ın bakış açısından, ama her şeyi bilen 'tanrısal' bir yazar sesiyle anlatılıyor.

Taşralı Meltem, soğuk ve problemli Cihat'ta kendi kurtuluşunu görüyor ve onun evine kapağı atıyor. Cihat'ın her fırsatta onu aşağılamasına karşın aralarında cinsellik ağırlıklı ama neden sürdüğü anlaşılmaz bir ilişki başlıyor. Zamanla Cihat'ın anne ve babası piyasaya çıkıyor ve aynı sağlıksız, uç ilişkiyi onların da yıllardır yaşadıkları ortaya çıkıyor. Uzun vadede Meltem de anlaşılmaz bir şekilde bu ilişkiden kopamaz bir konuma geliyor.

Şiddet ve cinsel tahakkümün olağan olduğu bu ilişki hızlanan bir sarmalla boşluğa, ölüme, acı bir sona doğru yuvarlanırken Nejat romanını tamamlıyor ve - aşık olduğu - Meltem'in yerine onun masum kız kardeşini koyarak geleceğini şekillendirmek üzere harekete geçiyor.

Cihat'ın ve babası Tekin'in neredeyse ırkçılığa ve faşizme kayan eğilimleri, annesinin çektiği acıları garip bir edilgenliğe çevirerek sürdürdüğü yaşamını irkilerek izleyen okur, sonunda Nejat'ın da saplantılarından uzak kalamayan birisi olduğunu keşfederek romanı herhangi bir catharsis duygusuna erişemeden tamamlıyor.

Neslihan Acu'nun bu ilk kitabı kuşkusuz onun tüm kitaplarının yazar tanıtım sayfasında belirttiği gibi "yazmak istediği çok iyi polisiye roman" değil, ama iyi işlenmiş karakterleriyle ilginç bir psikolojik roman olmuş.

27 Mayıs 2007 Pazar

15 Dakikada Ne Olabilir ki?

15 dakikada neler olabilir ki? Belki de Neco Çelik'in filmi "Kısık Ateşte On Beş Dakika" belki de bunu anlatıyor.

Sinemalarda oynadığı sırada göremediğim bu filmi sonunda DVD'den izleme şansı buldum. Neco Çelik Almanya kökenli bir yönetmen. Film 15 dakika içinde geçiyor ama değişik kişilerin bakış açılarından aynı 15 dakikayı (ve bir gün öncesini) bir kaç kez öncesini defalarca izliyoruz. Her izleyişte yeni (ve şaşırtıcı) bilgilere erişiyoruz ve film müthiş bir finalle bitiyor.

Film son zamanlardaki trende uygun olarak bir ünlüler geçidi: Metin Akpınar her zamanki üstün performansını sergiliyor. Haluk Bilginer abartılı karakterini ustaca kullanıyor. Ata Demirer son zamanlarda hep şarkıcı rolüne uygun görülüyor, ama oyunu uyumlu ve nüanslı. Filmin "esas kızı" Eyşan Özhim yorgun ve kırgın "aktris" Kader Sayar rolünde gerçekten çok iyi bir performans sergiliyor. Filmdeki asaleti ve gururu bana biraz Catherine Deneuve çağrışımı yaptı. Erhan Yazıcıoğlu küçük ama önemli bir rolde.

Özkan Uğur her zamanki gibi ölçülü bir çılgınlığı sergiliyor. Cezmi Baskın'ın Türk vurgulu Fransız ahçısı biraz abartılı yazılmış ve oynanmış gibi geldi bana. Aysun Kayacı neredeyse bir Marilyn Monroe edasında oynadığı şarkıcı sahnelerinde olağanüstüydü, hele şarkıları da kendisinin söylediğini öğrenince daha da şaşırdım, bence televizyonda aptal sarışın rollerine çıkmayıp bu yeteneğini geliştirsin. (Filmin jeneriğini bekleyip Pamela Spencer'ın yorumuyla filmin ana temasını yeniden izlemeyi ihmal etmeyin)


Filmin tüm şamatası ve çılgınlığının arasında Neco Çelik gerçek sinemacıların popüler kültüre karşı belki de kaybetmekte olan mücadelesini mesaj olarak sıkıştırmış. (Bu arada Neco Çelik'in sıkı bir kısa film yönetmeni olması da filmin mesajını onun kişisel mesajı haline getiriyor)

11 Ekim 2006 Çarşamba

Kopenhag'da Eski Bir Dost

Bir iş gezisi için gittiğim Kopenhag'dan dönerken havaalanında bir kaç saat geçirmek zorunda kaldım. Dükkanlara bakıp dolaşırken birden pasaport kontrolüne doğru giden tanıdık bir yüz görünce şaşırdım. Evet, eski arkadaşım Ezel Akay'dı bu. Pasaport kontrolüne girmesine kadar geçen bir dakika içinde kısaca hal hatır sorduk ve ayrıldık. Sonradan anladığım kadarıyla Kopenhag Film Festivali'ne katılmak üzere gelmiş. Bu tesadüf beni yıllar öncesine götürdü.

Şimdi sinemayla ilgilenen herkesin tanıdığı Ezel'i ben ünlü olmadan önce tanımıştım. Boğaziçi Üniversitesi'nin mühendislikten başka her şeyle ilgilenen mühendis adaylarındandı. Ama benim onu ilk tanımam sanırım B.Ü. Tiyatro Topluluğu'nun sergilediği oyunlardaki müthiş performansı sayesindeydi. Davudi sesi ve rolüne hakimiyeti onu izlemesi zevkli bir oyuncu yapıyordu. (O yıllarda B.Ü. oyuncuları genelde siyasete gönderme yapan oyunlar sergiliyordu, hatırladıklarım arasında Cesaret Ana ve Çocukları, Coriolanus gibi biraz yorumla başka bir politik platforma çekilebilecek oyunlar var)

Ezel daha sonra gösteri sanatlarındaki yeteneğini B.Ü. Müzik Kulübü'nde de gösterdi ve o zaman çok moda olan dünya müziklerini iyi icra eden topluluğun önemli bir üyesi oldu (Inti Illimani en sevilen kaynaklardan biriydi)

Onunla son görüşmemiz 1993'de her ikimiz de Burdur'a askerlik yapmaya giderken kışlaya girmeden hemen önce yine tesadüfen oldu. Ayrı yerlere düştük ve askerlik boyunca görüşemedik.

Ezel Akay'ın sinematografisini ben de bir çok kişi gibi ilgiyle izliyorum. Neredesin Firuze, DVD'den izleyebildiğim ilk filmi (yönetmen olarak). Alışılmış anlatım biçimlerinden biraz uzak, masalımsı bir atmosferde ilginç kişilikleri anlatan bir film olarak gördüm bu filmi.


Karagöz ve Hacivat Neden Öldürüldü? Ezel Akay'ın ikinci yönetmenlik deneyimi. Sinemalarda gösterildiğinde kaçırdığım için DVDsi halen seyretmemi bekliyor. Ancak yorumlardan görebildiğim kadarıyla bir öncekini kat kat aşmış bir film. En kısa zamanda, yoğunlaşarak seyredebileceğimi sanıyorum. (Ben de "film sinemada seyredilir" diyorum ama sevdiğimiz filmleri evde sessiz bir ortamda özümseyerek seyretmek de ayrı bir tad)

Sevgili arkadaşımın sinema serüvenini elimden geldiğince yakından izleyeceğim.

24 Eylül 2006 Pazar

Anadolu Ateşi ve Folklorün Geleceği

Geçtiğimiz Temmuz ayında Anadolu Ateşi'ni Aspendos'ta izledim. Aslında onları ilk defa - adları "Sultans of the Dance" iken - Hollanda'nın Rotterdam kentinde izlemiştim. Benim gibi folklorü doğrudan yapmamış olan ama seven birisi için ayakta alkışlanacak bir gösteriydi doğrusu. Özellikle onlarca kişinin katılımıyla oluşan dev tablolar, inanılmaz dinamiklikteki horon, davul şov dikkati çeken öğelerdi.


Aspendos'taki gösteri, mekanın olağanüstü cazibesi nedeniyle son derece heyecan verici olmalıydı. Uzun bir kuyruğu bekledikten sonra tiyatroya girdik. İlk bölüm hınca hınç dolu olduğu için üst kısma çıktık. Biraz uzak bir görüntü olmasına karşın anfiteatrın inanılmaz atmosferi her şeyi önemsiz kılıyordu.

Gösterinin benim için ön plana çıkan özelliği folklorün oldukça azalmış olması, modern dans öğelerinin çok fazla öne çıkmasıydı. Her ne kadar modern dansı çok seven ve izleyen birisi olsam da, Anadolu Ateşi'nin beni çeken yanının otantik dansların modern koreografiyle birleşmesi olduğunu söylemeliyim. Bu seferki gösteride folklor öğeleri minimuma inmişti.


Yine de negatif bir izlenim değil benimki. Ama aklıma takılan bir şey oldu. Aspendos'a gittiğimde bir tatil köyünde kalıyordum ve her zaman olduğu gibi akşam animasyon gösterilerini izliyordum. Türk gecesine Antalya'dan katılan amatör folklor topluluğu neredeyse Anadolu Ateşi'nin bir kopyası olmaya çalışan bir koreografiyle sahneye çıkmıştı. Bunu görünce bir an için şunu düşündüm : Anadolu Ateşi'nin yüksek estetik içeren başarısı acaba folklorle ilgilenen gençlerin kendilerini otantik danslardan çok modern dansa yakın hissetmelerine mi neden olacaktı?

Belki de gereksiz yere kuruntu yapıyorum. Türk Halk Oyunları yüzyıllarca yıldır Anadolu'dan beslenerek yaşıyor ve belki de bu tür değişimlerden fazla etkilenmeyecek. Yine de üzerinde durulması gereken bir olasılık.....

07 Mayıs 2006 Pazar

Babam ve Oğlum


Sonunda herkesin öve öve bitiremediği Babam ve Oğlum'u görebildim. Çağan Irmak'ı ilk kez Asmalı Konak'taki, sonra da harika dizi Çemberimde Gül Oya'daki performanslarıyla zaten çok beğenmiştim. Bu son filminde ise kendini aşmış gerçekten. Çağan Irmak çalışmayı tercih ettiği oyuncularına küçük de olsa roller vererek iyi bir ekip oluşturmuş. Ama Çetin Tekindor dede rolünde son yıllarda gördüğüm en iyi oyunuyla göze batıyor. Hümeyra da babaanne rolünde harika. Küçük çocuk oyuncu, babasını oynayan Fikret Kuşkan ve diğer rollerdeki bütün oyuncular da harika. Tabii sinemada herkes ağladı falan, ama önemli olan filmden aldığımız mesajdı. Benim aldığım mesaj, hiç bir şeyi geciktirmemek gerektiği, ailenin önemi, baba-oğul-torun sevgisinin erişilmezliği. Çağan Irmak yine çok iyi bilmesi beklenmeyen bir dönemi (12 Eylül) şaşırtıcı bir olgunlukla yansıtmış ama bence olay herhangi bir başka zamanda da geçebilirdi.